Jamal Sahmi artık serbest!

Jamal Sahmi artık serbest!

Yaklaşık 3 yıldır İstanbul Maltepe cezaevinde ülkesine gönderilmeyi bekleyen Hollandalı Jamal Sahmi ülkesine iade edildi, 1 saatlik sorgunun ardından serbest bırakıldı. Avukatlar “Bir gencin hayatından 3 yıl çalındı, eğitim hayatı bitti” diyerek tazminat talep ediyor

BirGün Şubat 2013’te Jamal Sahmi’nin durumunu manşetten duyurarak Türkiye gündemine taşımıştı

ONUR EREM 20.12.2013

Hollanda’da işlediği iddia edilen bir hırsızlık suçu nedeniyle Türkiye’de tutuklanan ve yaklaşık 3 yıldır ülkesine iade edilmeyi bekleyen Jamal Sahmi’nin 1 Aralık’ta ülkesine iade edildiği ortaya çıktı. Jamal’ın durumunu yakından takip eden Hollanda Sosyalist Partisi Genel Sekreteri Hans van Heijningen konuyla ilgili BirGün’e bilgi vererek “Hollanda Dışişleri Bakanlığı bize ulaştı ve Jamal’ın 1 Aralık’ta Hollanda’ya iade edildiğini açıkladı. Jamal’ın hayatından seneler çalan bu gereksiz bekleyişin sonlandığı için mutluyuz” dedi. 25 Şubat 2011’de Irak’tan Türkiye’ye girerken tutuklanan Hollanda yurttaşı Jamal, Bakanlar Kurulu’nun gerekli belgeleri imzalamaması nedeniyle ülkesine iade edilmiyordu.

1 SAAT İÇİN 3 YIL HAPİS

Avukatlar, Jamal’ın suçu işlediği iddia edilen tarihte 18 yaşın altında olması nedeniyle Hollanda’da suçlu bulunması durumunda bile denetimli serbestlikten yararlanabileceğini veya en fazla 1 ay gibi kısa bir süre cezaevinde kalacağını belirtmişti. 1 Aralık’ta yaşananlar da beklentileri haklı çıkardı. Türkiye’den uçakla Hollanda’ya iade edilen Jamal bir saatlik sorgunun ardından serbest bırakıldı.

‘HESABINI KİM VERECEK?’

BirGün’e konuşan Avukat Hasan Alıcı “Yok yere bir gencin hayatından üç yıl alındı. Bu üç yıl boyunca Jamal’ın ülkesine iade edilmesi için bütün hukuki yolları denedik ama sonuç alamadık. Şimdi bu üç yılın hesabını kim verecek? Ortada adalet yok, genç bir çocuğun hayatını çaldılar, eğitim hayatı yarım kaldı. Jamal’ın Hollanda’daki akrabaları Hollanda’ya karşı tazminat davası açtı, bir saatlik sorgu gerektiren bir işlem için uluslararası arama kararı çıkartıldığı için. Biz de burada Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk. Eğer sonuç çıkmazsa AİHM’e gideceğiz” dedi.

JAMAL: TÜRKİYE’YE YAKIŞMADI

Telefonla ulaştığımız Jamal ise bugün Hollanda’dan Irak’ın Zaho kentindeki akrabalarının yanına geldiğini söyleyerek “Artık umudumu kesmiştim, iade edeceklerini hiç beklemiyordum. Bana yaşatılanlar Türkiye’ye hiç yakışmadı” dedi. Jamal’ın amcası Azat Sahmi “Hapiste geçen 3 yıl yeğenimi çok değiştirmiş. Çok şükür, sonunda kavuştuk” dedi ve önceden her yıl tatil için geldikleri Türkiye’ye bir daha adım atmak istemediklerini ifade etti.

 

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ötekilerin Postası’na Gezi soruşturması!

ONUR EREM 27.03.2014

Yurttaş gazeteciliğinin Türkiye’deki en başarılı platformlarından biri olan Ötekilerin Postası’na Gezi Parkı eylemleri boyunca yaptığı yayınlardan ötürü soruşturma açıldı.

Ötekilerin Postası’nın kurucusu olan Radikal Aktivist rumuzlu kişi dün Savcı Orhan Uzun tarafından Küçükçekmece Adliyesi’ne çağrıldı ve ifadesi alındı. Ötekilerin Postası, BirGün’e yaptığı açıklamada soruşturmanın halkı kin ve nefrete sürükleme, Başbakan’a hakaret gibi gerekçelerle açıldığını söyledi. Soruşturma, Erzincan Savcılığı’nın takipsizlik kararı üzerine İstanbul’a gönderilmişti.

FAŞİZME KARŞI OMUZ OMUZA DERKEN?

Radikal Aktivist ise gazetemize yaptığı açıklamada savcı Uzun’un konuya çok uzak olduğunu söyledi: “Orhan Uzun sosyal medyanın işleyişini bilmiyor. Kendisine Facebook ve Twitter’da senkronize paylaşımın nasıl yapıldığını açıklamak zorunda kaldık. Bizi sorgularken ‘Amed ne demek?’, ‘Faşizme karşı omuz omuza derken ne anlatmak istiyorsunuz?’ gibi sorular sordu. Dosya daha önce başka savcıların elindeymiş ama son dönemdeki atama dalgasıyla bu savcının eline gelmiş. Türkiye’deki yargı sisteminin durumu ortada. Biz paylaşımlarımızda Başbakan’a hakaretle suçlanıyoruz. Paylaşımlarında tek bir hakaret bulunmayan bir platform olsak da yargının şu anki hali nedeniyle bu soruşturmanın bir davayı dönüşeceğini düşünüyorum. Çünkü karşımızda sosyal medyayı yasaklayan, Gezi’ye dair her şeye dava açan bir irade var”.

‘BUZDAĞININ GÖRÜNEN KISMI OLABİLİR’

Radikal Aktivist’in avukatı Efkan Bolaç ise bu soruşturmanın buzdağının görünen kısmı olabileceğini vurguladı. Bolaç “Bu soruşturma başka bir dosyadan ayrılarak Savcı Uzun’a gelmiş. Ana dosyanın içinde Gezi’ye dair kitlesel bir sosyal medya cadı avı olması ihtimali var” diye konuştu. Efkan Bolaç, soruştumanın Başbakan’ın başvurusuyla değil, savcılığın kendi iradesiyle ve “Kamu görevlisine hakaret” gerekçesiyle başlatıldığını da belirtti.

 

Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

‘Gezi’ şikayetim reddedildi

‘Gezi’ şikayetim reddedildi

11.04.2014

Gezi eylemleri boyunca polisin aşırı gaz kullanmasına karşı yaptığım şikayet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından reddedildi. Beyoğlu’ndaki evimde otururken sokaktaki aşırı gaz kullanımı nedeniyle solunum güçlüğü yaşamam nedeniyle başvurduğum Memur Suçları Soruşturma Bürosu, polisin “gerektiği kadar” kimyasal gaz kullandığını ve kullanımın yasaya uygun olduğunu açıkladı.

KİMYASAL, KİMYASAL DEĞİLMİŞ!

Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Öz’ün imzaladığı kararda, şikayetçi olunan çevik kuvvet memurlarının kullandığı kimyasal gaz için “kimyasal ve zehirli değildir” ifadeleri yer aldı. Hüseyin Öz, kararında polis saldırısının “protestocuların yola barikat kurması, çevredeki insanlara ve iş yerlerine zarar vermeye başlaması” nedeniyle gerçekleştiğini idda etti, polisin halkın güvenliğini sağlamak için göstericilere saldırdığını ifade etti. Oysa halk, polisin Gezi Parkı’nda ve Taksim Meydanı’nda oturma eylemi yapan insanlara saldırısının ardından sokaklara dökülmüştü.
Karara Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz edeceğim. Daha önce de aşırı gaz kullanımın emirini veren üst düzey emniyet, devlet ve hükümet görevlileri hakkında yaptığım şikayet savcılık tarafından reddedilmiş; Taksim’de haber yaparken polis saldırısına uğramama dair yaptığım şikayetin dosyasında ise aradan geçen yedi aya rağmen bir ilerleme olmamıştı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Direniş hareketleri ve ortak özellikleri

Direniş hareketleri ve ortak özellikleri

Kitlesel isyan, direniş, işgal ve sivil itaatsizlik eylemleri son dönemde sıklığı artan bir şekilde dünyaya yayılıyor. Peki bu hareketlerin ortak noktaları, benzerlikleri neler? İşte önceki hafta Saraybosna’da 1. Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümü nedeniyle düzenlenen 2014 Barış Etkinliği’nde farklı ülkelerden gelen aktivistler bunu tartıştı. Farklı ülkelerden insanlar tecrübelerini aktardı ve ortaya bu tablo çıktı.

1 – İSYAN ÖNCESİ

>> Baskı altındaki toplum, yozlaşmış hükümet, statükoyu değiştirme arzusu:

Yıllardır iktidarda kalan hükümetlerin gittikçe otoriterleşen politikaları veya hükümetler değişse de değişmeyen baskıcı devlet politikaları isyan hareketlerinin temelindeki en büyük parça. Bir noktadan sonra insanlar temsili demokrasi sistemini kullanarak ülkeyi değiştirebileceklerine dair inançlarını yitiriyorlar. Hükümetlerin yolsuzlukları, aniden zenginleşen yandaş işadamları halk tarafından bilinse de bu yolsuzlukların devlet tarafından cezalandırılmasının imkansız olduğunu düşünüyorlar. Kitleler neo-liberal politikalarla yoksullaşmaya devam ederken ha

Ülke yönetimindeki ve toplumdaki bu statüko, zamanla yurttaşları bıktırmaya başlıyor. Özellikle de bu statükonun içine doğan, ne yaparlarsa yapsınlar sistemin değişmediğini gören gençleri.

>> Hükümet kontrolünde medya:

Direniş hareketlerinin yayıldığı ülkelerde medya genellikle hükümetin veya işadamlarının yoğun baskısı altında bulunuyor. Hükümet medyayı rıza yaratmak için bir araç gibi kullanırken olan bitenin farkında olan yurttaşlar okuyacak/izleyecek alternatif bir medya bulamıyorlar.

>> Sivil toplumun yokluğu:

Devletlerin örgütlenme karşıtı politikalarının sonucu olarak bu ülkelerde dini örgütlerin, partilerin ve sendikaların dışında bir sivil örgütlenme bulunmuyor. “Ülkede çok dar 1-2 konuda çalışan küçük STK’ler dışında sivil örgütlenme hiç yoktu, var olan örgütler de genelde toplumla bir bağı olmayan salon örgütleriydi. İnsanlar dernek işleriyle uğraşanların boş işler yaptığını düşünürlerdi” diyordu Ukrayna’dan Sasha Delemenchuk.

2 – İSYAN VE SONRASI

>> Beklenmeyen başlangıç:

“Gezi döneminde Türkiye’deki arkadaşlarımla konuşuyordum. Bir yandan hayranlıkla izlerken bir yandan da Bosna’da bunun imkansız olduğunu söylüyordum. Bizde halk sabırlıdır, itaatkardır, en azından önümüzdeki 10 yılda Bosna’da böyle bir eylemin olamayacağını söylüyordum” diyordu, Bosna’nın Tuzla kentinde yaşayan Miralem Tursinovic. Bu sözleri söyledikten yalnızca 7 ay sonra, Tuzla kentinde başlayan isyan dalgası ülkeyi sardı. Yoksul işçiler ve işsiz kalan işçilerin düzenlediği küçük bir eylem, polis şiddetinin ardından kitleselleşti. Bazen küçük bir eylem, bazen bir polis cinayeti ile başlayan eylemler daha fazla polis şiddetiyle ülke geneline yayılabiliyor.

>> Ne yapacağını bilemeyen, şiddet uygulayan hükümet:

Yıllar boyunca küçük eylemleri şiddetle dağıtmaya alışmış hükümetler, eylemlerin dağılacağı yerde büyümesi üzerine, bildiği başka bir yöntem olmadığından daha fazla şiddet uyguluyor halklarına. Ancak bir noktadan sonra, reflekslerinin işe yaramadığını fark ettikleri noktada polis şiddetini geçici olarak azaltabiliyor veya sonlandırabiliyorlar.

>> Yatay örgütlenen insanlar:

İsyanın başladığı ülkelerde halk sokaklarda, ele geçirdilerse meydanlarda yatay olarak örgütlenmeler kuruyor, komünal yaşamı deneyimliyor. Sendikalar, işçi hareketleri ve varolan siyasi partiler bu hareketlere dahil olsalar da, kitlenin küçük bir kısmını oluşturuyor, kitleyi örgütleyemiyor.

Ukrayna’da göçmen hakları alanında çalışan, anti-faşist mücadeleleri nedeniyle faşistlerin saldırısına uğramış aktivistlerden Maksym Butkevych, dahil olduğu SOS Euromaidan projesini örnek verdi: “Eylemler başladıktan sonra ülkede panik hali ve bilgi kirliliği vardı. Yakınlarını arayanlara ve yardıma ihtiyacı olanlara destek olabilmek için SOS diye bir Facebook sayfası kurduk. Beklemediğimiz kadar yoğun ilgi gördü, gönüllülerin sayısı sürekli arttı. Bir arkadaşımızın evindeki bir odada toplanıp orada çalışmaya başladık ve telefon destek hattı açtık. Bugüne kadar tam 700 bin çağrıya cevap verdik, çatışmalar sırasında kurulan yeraltı hastanelerinde açık akciğer ameliyatları yapılmasını örgütledik, Kırım’ın ilhakının ardından Kırım’ı terk etmek isteyenleri araba-otobüs bagajlarında kaçırdık. Şu anda resmi yetkililer kayıp, yaralı ve ölü rakamlarından bahsederken bizim verilerimize referans veriyorlar. Yatay bir örgütlenmeyle bu kadar şeyi başaracağımızı hayal edemezdik. Şimdi bu kadar şeyi başarabiliyorsak başımızda neden bir devlet ve hükümete ihtiyacımız var ki, diye sorgulamaya başladık”.

Bu hareketlerin bir ortak noktası da arkalarında çok sayıda irili ufaklı toplumsal örgütlenme bırakması.

>> Ajanlıkla, teröristlikle suçlayan hükümet:

“Ülkemizi karıştırmak isteyen güçler ajanlarını sokaklara yolladı. Eylemcilere günlük harçlık vererek sokaklarda polisimizle çatıştırıyorlar. Bu eylemlerin amacı ülkeyi bölmek. Arkasında ise yıllardır ülkemizi bölmeye çalışan X ülkesi var”. Bu ifadedeki X’in yerine Almanya yazınca Türkiye hükümetinin, Avusturya yazınca Bosna hükümetinin açıklamasına dönüşüyor. Hükümetlerin eylemciler karşısında takındıkları tavırlar, onlarla ilgili söyledikleri yalanlar da çoğu ülkede benzerlik gösteriyor. Türkiye-Bosna karşılaştırmasında ise neredeyse birbirinin kopyası.

>> Yurttaş medyası:

Medyanın eylemcilerin görüşlerine yer vermemesi, hükümet emriyle onları karalaması ve polis şiddetini göstermemesi nedeniyle tüm isyanlarda eylemcilerin internet ve sosyal ağlar üzerinden yarattığı yurttaş medyası haberlerin yayılmasında ve egemenlerin yalanlarının ifşa edilmesinde önemli bir araç olarak kullanılıyor.

***

İsyan hareketlerinin benzerlikleri temel olarak bunlar. Tabii ki her isyan hareketi burada anlatılan her maddeye uymayabiliyor. Bu anlatılanlar daha çok Avrupa’daki hareketleri kapsıyor. Atölyeye katılan Londra Üniversitesi’nden Prof. Gilbert Achcar’ın da belirttiği gibi, Arap ülkelerinde tablo farklılaşıyor. “Eyleme katılan insanların, polis şiddetine karşı taş atmayı saymazsak genel olarak barışçıl geçen bu eylemlerin barışçıl şekilde sürdürülebilmesi için karşınızdaki devlet gücünün bir yerde duracağını, insanları kurşun yağmuruna tutmayacağını bilmeniz lazım. Mısır, Suriye ve Bahreyn’de durum böyle değil. Suudi Arabistan gibi ülkeler insanların örgütlenmesine dahi izin vermiyor” demişti Achcar.

İsyan anı ve sonrasındaki maddeler Orta Doğu’da farklılaşsa da isyan öncesindeki durum neredeyse her isyanda aynı. Bu özelliklerin bir araya gelmesi, toplumu adeta bir patlayıcıya dönüştürüyor. Geriye kalan, nereden geleceği bilinmeyen o kıvılcımı beklemek oluyor: Bazen bir parkın yerine yapılacak AVM’den çıkıyor kıvılcım, bazen bir duvar yazısından, bazen de küçük bir işçi eylemine saldıran polisin silahından.

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Marquez: Şöhretin tek faydası siyasi amaçlar için kullanabilmemdi

18.04.2014

The Paris Review dergisi, 82 numaralı 1981 Kış sayısında Gabriel Garcia Marquez ile uzun bir söyleşiye yer vermişti. Marquez’in yazarlığa başlaması, kendi özgün anlatım biçimini bulması ve sinema, çevirmenlik, disiplin gibi konularda düşündüklerini aktardığı, Peter Stone’un gerçekleştirdiği o söyleşiyi kısaltarak sizlere aktarıyoruz:

>> Yazmaya nasıl başladınız?

Çizerek. Karikatür çizerek. Okuma-yazmayı öğrenmeden önce evde ve okulda karikatürler çizerdim. Liseye geldiğimde ise adım yazara çıkmıştı. Oysa henüz hiçbir şey yazmamıştım! Dilekçe, broşür yazma gibi işleri hep bana yaptırdıkları için herkes bana yazar diyordu. Üniversiteye başladığımda edebiyat alanındaki bilgi birikimimin yaşıtlarıma göre çok iyi olduğunu fark ettim. Üniversitede çağdaş yazarları okumaya başladım. Bir arkadaşım Kafka’nın kısa öykülerinden oluşan bir kitap getirmişti. Dönüşüm’ün daha ilk satırını okuduğumda sarsılmıştım. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı rüyalarından uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş bir halde buldu”. Bu cümleyi okumadan önce, insanların böyle şeyler yazmasına izin verildiğini bilmiyordum. Eğer bilseydim, çoktan yazmaya başlamış olurdum.

Ben de hemen kısa öyküler yazmaya başladım. Tamamen entelektüel kısa hikayelerdi yazdıklarım. Çünkü onları sadece edebi deneyimime dayanarak yazıyordum, edebiyat ve hayat arasındaki bağı kurmayı başaramamıştım daha. Hikayelerim Bogota’daki El Espectador’un kitap ekinde çıktı ve başarılı bulundu – muhtemelen Kolombiya’da kimse entelektüel kısa öyküler yazmadığından. Ülkedeki öyküler genelde taşra ve toplumsal hayat üzerine yazılıyordu o dönemde. İlk öykülerimde Joyce etkisi olduğu söyleniyordu.

>> Joyce okumuş muydunuz o zamanlar?

Hayır, daha önce hiç okumamıştım. O yüzden Ulysses’i okumaya başladım, İspanyolcadaki tek edisyonundan. Sonrasında Ulysses’in hem orijinalini hem de çok iyi tercüme edilmiş bir Fransızca versiyonunu okumuş biri olarak diyebilirim ki İspanyolca çevirisi çok kötüydü. Ama yine de sonrasında bana çok faydalı olabilecek bir şey öğrendim o kitaptan: İçsel monolog tekniği. Daha sonra bunu Virginia Woolf’ta da buldum ve onun monolog kullanışını Joyce’dan da çok seviyorum. Yıllar sonra bu monolog tekniğini icat edenin Lazarillo de Tormes adını kullanan anonim bir yazar olduğunu öğrendim.

GERÇEKLİKLE BAĞ KURMAK

>> Yazmaya başladığınızda hangi yazarların etkisi vardı üzerinizde?

Amerika’nın kayıp kuşak yazarları kısa öykülerimdeki entelektüel tutumdan kurtulmama yardımcı oldu. Onların edebiyatının hayatla kurduğu ilişkiyi görünce yazılarımdaki eksikliği anladım. Tam da o dönemde bir olay oldu: 9 Nisan 1948’de Bogotazo’da Gaitan adında siyasi bir lider vuruldu ve Bogota halkı sokaklara döküldü. Haberi duyduğumda kaldığım pansiyonda öğle yemeğine oturmak üzereydim. Olay yerine gittiğimde Gaitan’ı çoktan taksiyle hastaneye götürmüşlerdi. Pansiyona geri dönerken halkın sokaklarda eylem yaptığını, dükkanları yağmaladığını, binaları yaktığını gördüm ve onlara katıldım. O akşamüstü, nasıl bir ülkede yaşadığımı ve yazdığım öykülerin ülkedeki gerçeklikle ne kadar az bağının olduğunu fark ettim.

Sonradan Karayipler’de çocukluğumu geçirdiğim Barranquilla’ya dönmek zorunda kaldığımda ise yaşamak istediğim, bildiğim ve yazmak istediğim hayat tarzının o olduğunu fark ettim.

1950-51 gibi bir olay daha olduğu yazınımı etkileyen. Annem, doğduğum yer olan Aracataca’ya giderken ona eşlik etmemi ve doğduğum evi satmamızı istedi. Oraya vardığımızda çok şaşırdım. 8 yaşında terk ettiğim bu eve 22 yaşında geri dönmüş ve hiçbir şeyin değişmediğini fark etmiştim. Köyümüze bakarken sanki o köyü görmediğimi hissettim. Görmektense, okuyor gibi deneyimliyordum. Sanki gördüğüm her şey halihazırda yazılmıştı. Bana düşen tek şey o yazıyı kopyalayıp yapıştırmaktı. Evler, insanlar, anılar… Her şey edebiyata dönüşmüştü. O dönemde Faulkner okumuş muydum hatırlamıyorum ama yalnızca Falkner’inki gibi bir teknik gördüklerimi yazıya aktarmamı sağlayabilirdi. Oradaki atmosfer, çöküntü ve köyün sıcağı Faulkner’de hissettiğim gibiydi. Eleştirmenler bende Faulkner’in edebi etkisinin olduğunu söylüyordu, ama bence bu bir tesadüf: Karşımdaki Faulkner’in yaptığına benzer bir şekilde ele alınmayı gerektiren bir materyaldi.

O köy seyahatinden Yaprak Fırtınası ile döndüm, ilk romanım oldu. Yolculukta, çocukluğumda gerçekleşen her şeyin bir edebi değeri olduğunu fark ettim. Yaprak Fırtınası’nı yazdığım andan itibaren yazar olmak istediğimi fark ettim. Kimse beni durduramazdı ve yapmam gereken şey dünyanın en iyi yazarı olmayı denemekti. Sene 1953’tü ve ilk telif gelirimi 1967’de alabildim, 5 kitap yazdıktan sonra.

YÜZ YILLIK YALNIZLIK

>> Yaprak Fırtınası’ndan sonra Yüz Yıllık Yalnızlık’ı yazana kadar nasıl bir tarz arayışındaydınız?

Yaprak Fırtınası’nı yazdıktan sonra çocukluğum ve köyümle ilgili yazmanın ülkemin gerçekliğinden kaçmak için bir bahane olduğuna karar verdim. Ülkenin siyasi atmosferinden bir nostalji perdesinin arkasına saklanarak kaçtığımla ilgili yanlış bir izlenime kapıldım. O dönemde siyaset ile edebiyat ilişkisi çok tartışılırdı, ben de ikisini birbirine yakınlaştırmak için emek harcadım. Sonra fark ettim ki, çocukluğumla ilgili yazdıklarım gayet politikti ve ülkenin politik gerçekliğiyle ilişkiliydi. Ne yapmak istediğime dair bir fikrim vardı, ama doğru tonu bulana kadar ne olduğunu anlayamadım. İşte o ton Yüz Yıllık Yalnızlık’ta kullandığım tondu. Temelinde ninemin masal anlatırken kullandığı ton vardı. Kulağa gerçeküstü ve fantastik gelen şeyleri tam bir doğallıkla. Bu tonu keşfettikten sonra oturdum ve 18 ay boyunca her gün çalıştım.

SIRADIŞI BİR DİSİPLİN ŞART

>> Disiplin sizin için önemli mi?

Sıradışı bir disipline sahip olmadan okunmaya değer bir şey yazmanız imkansızdır.

>> Yüz Yıllık Yalnızlık’ın başarısını öngörmüş müydünüz?

Öncekilerden daha iyi bir kitap olduğunu biliyordum, ama yayın evi 8 bin baskı ile çıkacağını söyleyince inanamadım. Önceki kitaplarım en fazla 700 satmıştı. Kitap bir haftada tükendi.

>> Neden bu kadar başarılı oldu Yüz Yıllık Yalnızlık?

Hiçbir fikrim yok, çünkü kendi eserlerimi eleştirmeyi becerebilen bir insan değilim. En sık duyduğum açıklama, kitabın Latin Amerikalı insanların hayatları hakkında yazılan ve içeriden yazıldığı belli olan bir kitap olması.

ŞÖHRETİN YIKICILIĞI

>> Sizce bir yazarın kariyeri için erken yaşta üne ve başarıya ulaşmak kötü bir şey mi?

Bence bütün yaşta kötü bir şey bu. Çünkü yazarlar için yıkıcı sonuçları oluyor. Yazmak, hakkında bir şeyler yazılmasından çok daha önemli. Benim 40 yaşıma kadar bir kuruş kazanmadan, ünlenmeden beş kitap yazmam çok önemliydi kariyerim için.

>> Neden şöhretin yazarlar için yıkıcı olduğunu düşünüyorsunuz?

Çünkü şöhret özel hayatınızı işgal eder. Arkadaşlarınızla geçirebileceğiniz, çalışabileceğiniz zamandan çalar, sizi gerçek dünyadan izole eder. Bazen keşke eserlerim ben öldükten sonra basılsaydı da ünlü olmakla uğraşmasaydım diyorum. Çünkü ünlüyken günün 24 saati ünlüsünüz. Bir düğmeye basıp yarına kadar ünlü olmayayım diyemiyorsunuz. Benim durumumda, şöhretin tek olumlu yanı siyasi amaçlar için kullanabileceğim güçlü bir araç olmasıydı.

SİNEMA ÜZERİNE: Film endüstrisinde çalışmak isterdim ama…

>> Sizce kitaplar filmlere başarılı bir şekilde uyarlanabilir mi?

Bugüne kadar iyi bir romanın daha da gelişerek beyaz perdeye taşındığını hiç görmedim ama çok kötü romanlardan çok güzel filmler çıktığını gördüm.

>> Film çekmeyi düşündüğünüz oldu mu?

Yönetmen olmak istediğim bir dönem vardı. Roma’da yönetmenlik eğitimi aldım. Sinemanın sınırların olmadığı, her şeyin mümkün olduğu bir ortam olduğunu hissediyordum. Meksika’ya film sektöründe sinema yazarlığı yapmak için geldim. Ama sinema tahmin ettiğimden çok daha fazla sınıra sahipti. Endüstriyel bir sanat haline geldiği için çok fazla kural vardı ve bu da söylemek istediğinizi ifade etmeyi epey zorlaştırıyor. O noktadan sonra sinemadan uzaklaştım. Bugün sinemayla ilişkim, birlikte yaşayamayan ama birbirleriyle değilken yapamayan çiftlerin ilişkisi gibi.

GAZETECİLİK ÜZERİNE: Gazeteciliğim ve yazarlığım birbirini besledi

>> Gazeteciliğiniz yazarlığınıza da katkı sağladı mı?

Bence buradaki etkileşim çift taraflı. Kurgusal yazarlık gazeteciliğimi ona edebi bir değer katarak geliştirdi. Gazetecilik ise beni gerçeklikle yakınlaştırarak yazarlığımı geliştirdi.

Ayrıca gazetecilikten gelen ve edebiyatta kullanabileceğim birkaç teknik var. Örneğin insanlara gökte uçan filler var desen inanmazlar. Ama gökte uçan 425 fil gördüm dersen inanırlar. Annanemin kullandığı ve Yüz Yıllık Yalnızlık’ta olan teknik işte buydu.

ÇEVİRİ ÜZERİNE: Çevirmenlere hayranım

>> Çevirmenler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çevirmenlerin hayranıyımdır, dipnot yazanlar hariç. Çünkü dipnotlarda, açıklama yapmak adına yazarın orada olmasını istemediği şeyler koyarlar.

Çevirmenlik çok zor bir iştir, emeklerine karşılık aldıkları maaş ise komiktir. Yayıncılar acınası paralara çalıştırdıkları bu kişilerin üretimini edebi bir üretim olarak görmezler, oysa iyi bir tercüme, bir eserin yeniden yaratımıdır.

Gregory Rabassa’nın büyük hayranıyım. Kitaplarım 21 dile çevrildi ve çeviri yaparken beni arayıp dipnota yazmak için bir bölümle ilgili açıklama istemeyen tek isim oydu.

Ben de çeviri yapmak isterdim, özellikle Malraux Conrad ve Sanit-Exupéery’yi. Ama o zaman kitap yazmaya vakit kalmazdı ve ayrıca kazandığım para yaşamama yetmezdi.

BİRGÜN İÇİN ÇEVİREN: ONUR EREM

Orijinali: http://www.theparisreview.org/interviews/3196/the-art-of-fiction-no-69-gabriel-garcia-marquez

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın