İsrailli vicdani retçi 8. kez tutuklandı

19 yaşındaki vicdani retçi Nathan Blanc, askerlik yapmayı reddettiği için 8. defa hapis cezasına çarptırıldı. Blanc’ın son 19 haftada 100 günü hapiste geçti

Nathan Blanc için hapis cezası artık bir rutin haline geldi. 19 yaşındaki vicdani retçi, askeriyeden gelen kağıtta yazdığı üzere Salı günü Tel Aviv yakınlarındaki askeri birliğe gitti. Orada askerlik yapmayacağını açıkladıktan sonra 14 günlük hapis cezasına çarptırıldı. Nathan serbest bırakıldıktan sonra bu döngü tekrar ve tekrar devam edecek.

Nathan son 150 günün 100’den fazlasını hapiste geçirdi. Hatta bir keresinde salı günü serbest bırakıldıktan sonra perşembe tekrar tutuklandı. Vicdani ret fikrinin birkaç yıl önce kafasında oluşmaya başladığını anlatıyor İsrailli vicdani retçi: “Çok zor bir karardı. Ancak 2008’deki Dökme Kurşun operasyonunda İsrail 1.400 Filistinliyi öldürdükten sonra, bu savaşın bir parçası olmak istemediğime emin oldum. Ülkemdeki agresif militarizmin, iki tarafın karşılıklı nefretinin ve karşılıklı terör eylemlerinin bir parçası olmak istemiyorum. İki taraf da gerçekten istese, bu savaş 60 yıl önce biterdi”.

Nathan iki tarafın uyguladığı politikaların birbirine düşman nesiller yetiştirmekten başka bir işe yaramadığını düşünüyor. “Yurttaşlar ve her şeyden önce insanlar olarak bu adi oyunu oynamamak hepimiz için ahlaki bir ödev” diyen Nathan İsrail devletinin yurttaşlarını kontrol altına almak için demokratik hakları kısıtladığını söylüyor.

İsrail’de askerlik kolektif ulusal bilincin gelişmesinde önemli bir deneyim olarak görülüyor. Ülkede kadınlar 2, erkekler 3 yıl askerlik yapmak zorunda. Böylesine militarist bir kültürde yetişen insanlar arasında vicdani retçilere çok ender rastlanıyor. “Arkadaşlarım ilk başta bana karşı çıkıyordu” diyor Nathan, “Ancak şimdi hepsi, orduda profesyonel olarak çalışan arkadaşlarım bile bana övgüyle bakıyor”.

Nathan eğer prensiplerinden ödün verseydi, hapis yatmaktan kurtulması mümkündü. “Bazı vicdani retçilerin yaptığı gibi sağlık raporu alabilirdim. Ancak bu bir yalan olurdu” diyen Nathan, orduya pasifist olduğunu söyleyerek ordudan muaf tutulmayı da reddetmiş: “İsrail ordusunun pasifizm tanımı çok dar. Hiçbir zaman, hiçbir koşulda güç kullanmayacak insanlara pasifist diyorlar. Ben bazı ender durumlarda güç kullanılabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden ordunun pasifizm testine girmeyi reddettim. Geçsem bile bu da bir yalan olacaktı”.

Guardian’a verdiği röportajda Nathan bu döngünün daha ne kadar devam edeceğini bilmediğini söylüyor. İyi senaryoda ordunun bir süre sonra sıkılarak kendisini bir daha tutuklamayacağını, kötü senaryoda ise sinirlenerek bir yıl veya daha uzun ceza vereceğini düşünüyor. Milliyetçi olup olmadığı sorusuna “Ülkemi çok seviyorum ve birçok açıdan gurur duyuyorum ülkemle. Ancak milliyetçilik, insanların uzak durması gereken zararlı bir şey. Ben sivil hizmet yaparak ülkemdeki insanlara faydalı olmak istiyorum” diye cevap veren Nathan, sivil hizmet hakkı olmayan İsrail’de bu hak gelene kadar mücadelesine devam edeceğini söylüyor.

Çeviri, Haber içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Avrupalı sosyalistler Suriye konusunda ne yapacağını bilemiyor”

HOLLANDA’DA SOSYALİST PARTİ’NİN GENEL SEKRETERİ HANS VAN HEIJNINGEN: YÜZDE 10 OY SOSYALİSTLER İÇİN AZ

Avrupa’daki sosyalistlerde Irak savaşı dönemindeki savaş karşıtı hareketin Suriye’deki savaş süresince oluşmamasını medyadaki haber kirliliğine bağladı: “Eskiden böyle durumlarda Türkiye’li sosyalistlerle hemen biraraya gelip strateji geliştirirdik, artık o eski bağ kalmadı”

ONUR EREM – Lahey/Hollanda – onurerem@birgun.net

DSC_0205Hollanda’da 1953 yılında doğan Hans van Heijningen 1979’da sosyoloji bölümünü bitirdi. Nikaragua’da devrimle iktidara gelen Sandinista rejimini desteklemek için 1984 yılında Nikaragua’ya gitti. 1992 yılına kadar burada kalan Heijningen siyasi danışmanlık ve gazetecilik yaptı. 2002 yılında Hollanda’da muhafazakarların ve aşırı sağın yükselmesine tepki olarak çok sayıda radikal demokrat, aktivist, sosyalist ve ilerici insanla birlikte Sosyalist Parti’ye katıldı. 2005 yılından beri Sosyalist Parti Genel Sekreteri görevini yürüten Heijingen ile Hollanda’daki sosyalistlerin gücü, ekonomik kriz ve AB-Türkiye müzakereleri üzerine konuştuk:

>> Sosyalist Parti Genel Sekreteri olarak şu anda gündeminizde neler var? Parti içinde daha çok nelerle uğraşıyorsunuz?

Öncelikle partinin iç yapısıyla ilgili sorumluluklar bana ait. Sosyalist bir parti olarak iç örgütlenmemiz ve parlamento çalışmalarımız kadar sokaktaki eylemliliğimizin de önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle bütün işçi mücadeleleri, grevler ve azınlık gruplarının protestolarını yakından takip ediyor, hepsine destek veriyoruz.

Örneğin Sadet Karabulut ile bugünkü görüşmemde bir süper market zincirinde greve giden işçilere verdiğimiz destek ve yeni eylem planları üzerine konuşuyorduk. Partinin toplum içindeki eylemleri benim sorumluluğumda. Sendika liderleri ile iletişim de benim sorumluluğumda. Bir olay karşısında nasıl bir eylem yapacağımıza, bütün örgütümüzü eyleme geçirip geçirmeyeceğimize ben karar veriyorum. Parti resmi olarak destekleyecek mi, yoksa bireysel ilişkiler üzerinden mi destek vereceğiz. Bütün bu koordinasyon sürecinden ben sorumluyum. Strateji toplantıları düzenliyoruz.

>> Son seçimde yüzde 10 oy ile 15 milletvekili sayınızı korudunuz. Bu bir başarı mı, başarısızlık mı?

Partimizin çok ilginç bir durumu var, yılın 51 haftası anketlerde önde giderken seçim haftası geri düşüyoruz (gülüyor). Bizim için bir hayal kırıklığıydı seçim sonucu. Seçim kampanyamız daha iyi olmalıydı, lâkin farklı sebeplerden ötürü son haftalarda istediğimiz gibi gitmedi. Oy sayımızı koruduk, ancak bir sonraki seçimde yüzde 15-20 oy alabileceğimiz bir taban olduğunu biliyoruz. Hollanda’nın en karizmatik liderlerinden birine sahibiz ve çok güçlü bir parti örgütlenmemiz var. Koalisyon ortağı İşçi Partisi’nin aksine bizim söylemlerimizle yaptıklarımız birbirine uyuyor. Önemli olan doğru kampanya ile bu insanları ikna edebilmek.

>> Hollanda’da şu an iktidarda merkez sol – merkez sağ koalisyonu var. Sizce merkez solun merkez sağ ile girdiği koalisyonlar, merkez solun iktidar arzusuyla sola ihanet mi, yoksa ülke politikalarında solun da etkisi olması için önlerindeki fırsatı kullanmaları doğru mu? İşçi Partisi’nin politikalarına baktığınızda hangi tanıma uyuyor?

İşçi Partisi kesinlikle iktidar için sola ihanet etti. Seçim kampanyasında bizim vaatlerimizi kullandılar, ancak iktidara geldiklerinde neo-liberal politikalar izlediler. Oy verenler pişman oldu.

Aslında bu süreç on yıllardır devam eden bir süreç. Sosyal demokratlar 25 önce, klasik sosyal demokrasiyi çağ dışı buldukları için ideolojik değişikliğe gittiklerini, bundan sonra toplumsal adalet ve bireysel özgürlüklere odaklanan liberal bir program izleyeceklerini açıkladı. Bu değişiklik, günümüzde krizin faturasını zenginler yerine orta sınıfa ve yoksullara ödeten İşçi Partisi’ne giden yolu açtı.

Kendini solda tanımlayan bir partinin neo-liberal ekonomik politikalar uygulaması kabul edilemez. Bu politikalarla kendi sonlarını getirecekler. On yıllardır onlara oy veren seçmenler ile aralarında bir bağ oluştuğu için şimdilik oy almaya devam ediyorlar. Ancak seçmenleri her seçimde onlara oy vermek için bir neden bulmakta zorlanmaya başladı. Son seçimde genç, karizmatik liderlerini ve Sosyalist Parti’nin vaatlerini kullanarak oy almayı başardılarsa da seçmenlerini uzun süre kandırmayı başarabileceklerini sanmıyorum. Önlerindeki tek çıkış yolu, iktidarları süresinde krizin dış gelişmelerle sonlanması ve bunu seçmenlerine “krizi biz bitirdik” diye anlatabilmeleri.

>> Ekonomik krizin günümüzdeki durumunu sosyalist perspektiften nasıl değerlendiriyorsunuz? Hollanda’daki durum nasıl?

Hollanda, Güney Avrupa’daki ülkeler kadar kötü etkilenmedi krizden. Ancak krizin oluşmasına yol açan yapısal problemler çözülmedi. Spekülasyon yapmak istemem, krizin en kötü zamanının geride kalmış olmasını dilerim ancak içinde bulunduğumuz durumu analiz ettiğimizde pek de öyle olmadığını görüyoruz.

AVRUPA BİRLİĞİ HALKLARIN TALEPLERİNİ DİNLEMEZSE ÇÖKER

DSC_0202

>> Avrupa için nasıl bir gelecek hayal ediyorsunuz?

Geçmişe baktığımızda Avrupa’nın on yıllardır bir istikrar içinde olduğunu görüyoruz. Bu sayede gelişti. Ancak kendini kapitalizme satmış yöneticilerin yıllar boyu uyguladığı politikalar kıtayı yıkıma götürdü. Bugün öyle bir noktadayız ki, 6 ay sonra AB’nin bütün kurumları yıkılsa kimse şaşırmaz. AB’nin bir iki yıl sonra Güney Avrupa ülkelerinde hiçbir otoritesi kalmayabilir.

Geleceği öngörmenin çok zor olduğu bir dönemdeyiz. Avrupa geriliyor ancak bu böyle devam eder mi bilmiyoruz. Klasik Marksist geleneğe sadık kalarak “günümüzdeki somut koşulları bunlardır ve bu durum gelecekte şunu doğurur” diyemiyoruz, çünkü çok fazla alternatif senaryo mümkün.

Ben şu ankinin tam tersi işleyen bir AB hayal ediyorum. Zenginlerin ve bankaların çıkarını koruyan değil, Avrupa halklarının refahı için mücadele eden bir AB. Sermayenin üzerinde ciddi denetleme mekanizmaları olan bir AB.

>> Sizce AB’nin bugünkü kurumsal yapısı böyle bir dönüşüme izin verir mi? AB’nin başından beri liberal öze sahip bir kurum olduğu, bu nedenle varlığının bile böylesine bir değişimi olanaksız kıldığı söyleniyor.

Avrupa Birliği, bu liberal yapısıyla devam eder, halkın taleplerini dinlemez ve değişime izin vermezse kendi üzerine çöker, yıkılır. Bu süreçte önemli olan, Avrupa sosyalistleri olarak bu sisteme alternatif bir sistem hazırlamamız olacaktır. Avrupa Birliği ya bizim taleplerimizi dinleyecek, ya da biz ona bir alternatif yaratacağız.

AVRUPA’NIN TÜRKİYE’YE BAKIŞI DEĞİŞTİ, ÜYELİK DAHA ZOR

>> Bir yanda, merkez sağ ve ırkçı partilerin Türk karşıtı söylem ürettiği, Almanya-Fransa ekseninin Türkiye ile AB’nin yönetimini paylaşmak istemediği için müzakereleri tıkayan bir AB, diğer yanda demokratik reformlar yapmak yerine ülkeyi bir tek adam dönüştüren Erdoğan varken Türkiye-AB müzakerelerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Son 10 yılda çok şey değişti. Bir yanda Türkiye ekonomisi hızla büyürken diğer yanda Avrupa krizden çıkamadı. Bu bağlamda bağımlılık ve ihtiyaç ilişkileri değişti.

Türkiye’de hükümetin insan hakları performansından hiç mutlu değiliz. Şu an izledikleri politikalar, geleceğe de karamsar bakmamıza neden oluyor. Örneğin, daha önce Türkiye’deki vicdani retçilerle ortak çalışma yürüttüğüm için o konuya hakimim, vicdani ret meselesinde en ufak bir ilerleme bile yok.

Avrupa ülkeleri ise politik alanda sağa kaydı. Eskiden Avrupa Türkiye’nin yalnızca insan hakları ve demokrasi karnesini umursardı, bu sorunlar çözülünce üyeliğe kesin gözüyle bakılırdı. Ancak bugün Avrupa’da yükselen sağ nedeniyle Türk, İslam ve göçmen karşıtı bir itiraz var. Bu yüzden ilişki çok daha sorunlu hale geldi. Artık Türkiye üzerine düşenleri yapsa bile karşısındaki Türk karşıtı sağ iktidarlar yüzünden kabul edilmeyebilir.

>> Peki sizin hayalinizdeki Avrupa’da Türkiye’ye yer var mı?

Bizim iki önceliğimiz var. Biri, Türkiye’nin demokratikleşmesi, insan haklarına dayanan bir ülke haline gelmesi, ikincisi müzakereler sonlandığında Avrupa halkının Türkiye’nin üyeliği için referandum yapması.

>> Avrupa Birliği demokrasi ve insan haklarına çok önem veren bir birlik değil ki. Macaristan’a bakın, Romanları kovan Fransa’ya, teknokrasiyle yönetilen İtalya’ya, Yunanistan’a, Kıbrıs’a bakın.

Bugün Avrupa Birliği’nde Macaristan gibi anti-demokratik bir ülke olsa bile, bu Macaristan seviyesindeki Türkiye’nin AB’ye üye olabileceği anlamına gelmez. Çünkü Macaristan ve diğer bahsettiğiniz ülkeler AB’ye girerken bu kadar anti-demokratik bir ülke değillerdi, öbür türlü üye olamazlardı.

>> Referandum olayına gelelim, bugüne kadar hiçbir ülke için girişte referandum yapılmadı. Bu Türkiye’ye karşı bir ayrımcılık olmaz mı?

Evet, kulağa öyle geliyor. Ancak biz her zaman, bugüne kadar üye olan tüm ülkeler için de referandum yapılması talebinde bulunuyorduk. Bu Türkiye’ye özel bir durum değil.

SURİYE’YE DAİR NE YAPACAĞIMIZI BİLEMEDİK

>> Avrupa’daki sol partiler Irak Savaşı döneminde savaş karşıtı büyük gösteriler düzenlemişti. Ancak bugün ABD ve bölgedeki müttefikleri olan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin desteklediği Suriye’deki emperyalist müdahaleye dair o direncin yarısını bile göstermedi Avrupa solu. Esad da bir diktatördü, Saddam da. Aradaki bu fark neden?

Çatışmalarda gerçekler hiçbir zaman tamamen siyah-beyaz olmaz ama Suriye’de olay öncekilere çok daha karmaşık. Batı Avrupalı sosyalistler olarak ne yapacağımızı, Hollanda’nın ya da partimizin Suriye’ye dair nasıl bir tutum izlemesi gerektiğini bilemiyoruz. Bunun nedenlerinden biri de, bölgeden gelen haberlerin kaynaklarının güvenilmez olması. Hangi habere inanacağımızı şaşırdık. Bu yüzden Suriye konusunda siyasal açıdan yapabileceğimiz bir hamle bulamadık, sadece olayın insani boyutunu dikkate alarak mağdurlara yardım edilmesi gerektiğini söyleyebiliyoruz. Eskiden Suriyeli, Türk ve Kürt sosyalistleriyle, ilericileriyle iyi bağlarımız vardı gerek özel ilişkiler olarak, gerek de Avrupa Sol Partisi altında. Bu tarz durumlarda hemen bir araya gelir, olaylar hakkında fikir alışverişinde bulunur, strateji metinleri hazırlar ve ortak kararlar alırdık. Ama artık Türkiyeli sosyalistler ile koptuk. SYRIZA’yı hariç tutarsak, Türkiye dahil olmak üzere Güney Avrupa solu, Avrupa’nın geri kalanı ile iyi bir iletişim içinde değil, modern çalışma prensiplerinden uzaklar. Ekonomik kriz Batı Avrupalı halkların gündeminde Suriye’den çok daha önemli, savaş karşıtı hareketin gelişmemesinde bunun da etkisi var.

Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kirlilik ve mistisizm arasında Ganj Nehri: İnanç iyileştirir mi?

MAKALE VE FOTOĞRAFLAR: NICOLA ZOLIN

BirGün için çeviren: ONUR EREM

kumbh-birgun-1

Ganj Nehri’nde insan algısının ötesinde bir enerji var. Binlerce yıldır Hindistan’da yaşayan insanlar bu nehrin kıyılarında medeniyetler inşa etti, nehri Ganj tanrıçasıyla özdeşleştirerek ritüeller ve ayinler düzenledi. Ganj’dan bahsederken, bu ritüellerin en büyüğü olan Kumbh Mela’dan bahsetmemek olmaz.

kumbh-birgun-2

Kumbh Mela, büyüklük ve yoğunluk olarak dünya çapında eşi benzeri olmayan bir festival. 14 Ocak’tan 10 Mart’a kadar süren bu festivale katılmak için Hindistan’ın dört bir yanından milyonlarca dindar Hindu, Ganj ile Yamuni Saraswal nehirlerinin kesiştiği bölge olan Sangam’a akın etmişti. Ganj Nehri’ne girerek geçmişteki günahlarından arınacağına inanan Hindular için ruhani bir hac yolculuğu olarak tanımlayabiliriz bu ritüeli.

kumbh-birgun-3

ÖLÜMSÜZLÜK TESTİSİNDEN DÜŞEN DAMLANIN PEŞİNDE

Kumbh Mela Festivali’nin kökeni mitolojide tanrılar ve şeytanların ‘kumbh’, yani ölümsüzlük testisi için verdiği savaşa dayanıyor. Bu savaş sırasında testideki ölümsüzlük nektarından 4 damlanın dünyaya düştüğüne inanan Hindular 3 yılda bir bu dört noktaya (Ujjain, Haridvar, Nasik ve Prayag) giderek Kumbh Mela ritüelini gerçekleştiriyor.

kumbh-birgun-5

Festival için kurulan, otantik bir paralel evrenden çıkmış gibi duran; içinde hastaneler, elektrik direkleri ve hatta geçici köprüler bile bulunan, uzunluğu kilometrelerle ifade edilen çadırları bu yıl yüz milyondan fazla insan ziyaret etti. Festival için kurulan çadır kent, ev sahibi Allahabad kentinin 80 katı alana sahipti. Hindistan’da kutsal kişiler olarak kabul edilen gurular ve sadhuların önderliğinde bölgeye gelen kitle öylesine büyüktü ki, kumdan yollarda bir sürü gibi yürüyen insanlar nedeniyle yerden kalkan kumlar etrafta daimi bir sis oluşturuyordu.

kumbh-birgun-7

Ganj Nehri, festival boyunca katılımcıların sıradışı totemi haline geldi. Sabahları yapılan Puja seremonisinden akşamları yapılan Arti kutlamasına, kutsal yıkanma ayinlerinden nehre mumlar ve baharatların bırakıldığı bütün etkinlikler Ganj’ın eteklerinde gerçekleşiyordu.

kumbh-birgun-8

KİRLİLİK ÜST SINIRIN 3 BİN KATI

Hindular için Ganj Nehri’nin ruhani enerjisi ve sembolik önemi o kadar büyük ki, yıllardır nehrin eteklerinde, nehrin ne kadar sağlıksız, ne kadar kirli olduğuna aldırmadan yıkanıyorlar. Ganj Nehri, dünyanın en ruhani nehri olabilir, ama aynı zamanda en kirli nehri. Bunun nedeni ise Ganj havzasının dünyanın en kalabalık nehir havzası olması. 2.500 kilometre uzunluğa sahip bu nehrin havzasında yaşayan 400 milyon insanın atıklarının yanı sıra tarım ve sanayi faaliyetleri de nehri kirletiyor. Sudaki koliform bakterisi ve zehirli maddeler Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) belirlediği üst sınırların 3 bin katından fazla! Ganj havzasındaki nüfus ve sanayinin hızla artmaya devam etmesi nehir üzerindeki baskının her geçen gün artmasına neden oluyor. Bazı bölgelerdeki baraj inşaatları nedeniyle suyun tamamen kesilmesi nehri daha da zor durumda bırakıyor. Nehir üzerinde bulunan kutsal Varanasi kenti, nehirdeki kirliliğin dörtte birini tek başına yaratıyor. Bunun nedeni ise, ölülerin yakılmak üzere buraya getirilmesi ve küllerinin yakılarak nehre bırakılması. Cennete giden bir yol bulmaya çalışan bu ölü bedenleri yakmak için her yıl kullanılan 15 bin ton odundan geri kalanın da nehre atılması kirliliğin en büyük nedenlerinden biri.

kumbh-birgun-9

Bugün dindar Hinduların ne kadarının dini ayinlerini gerçekleştirmek amacıyla nehre girmeye istekli olduğu, ne kadarının ritüelin bir parçası olarak kutsal nehrin kirlenmiş suyunu içmek istediği meçhul. Hindistan’da haftalık çevreci bir yayın olan Down to Earth, Kumbh Mela boyunca bu kirliliğe dikkat çeken “İnanç iyileştirebilir mi?” başlıklı bir yazı dizisi hazırladı. Hindular festival boyunca Ganj nehrine girerken milyonlarca insanın atıkları nedeniyle oluşan aşırı kirliliğin boyutlarını daha iyi fark ettiler. Nehri o eski görkemli günlerine döndürmek için duaların yeterli olmadığı aşikar.

kumbh-birgun-10

SAĞLIKTAKİ İYİLEŞME NEREDEN GELİYOR?

Bir grup yurttaş, hükümetin sanayi ve tarım firmalarının atıklarını düzenleyecek bir yasa çıkarması için büyük bir kampanya başlattı. Dindar Hindular ise kirliliği çok da umursamadıklarını ilan ettiler. PLoS One adlı bilimsel dergide yayınlanan ve “soğuk gecelere, sağlıksız yiyeceklere ve çeşitli salgın risklerine karşın Kumbh Mela’ya katılanların psikolojik ve fizyolojik sağlık seviyesinin arttığı gözlemlenmiştir” ifadelerine yer veren bir makaleyi gösteren Hindular “su hiç olmadığı kadar canlı ve enerji dolu” diyorlar. Ancak Hinduların görmek istemediği bir şey var: Bu bilimsel araştırma Kumbh Mela’ya katılanların sağlığının su nedeniyle arttığını söylemiyor. Bu artışta topluluk, cemaat, aidiyet hislerinin ve fiziksel aktivitelerin etkisinin olması daha muhtemel.

kumbh-birgun-11

Festivalin ardından Ganj nehrindeki kirlilik azalarak eski olağan haline döndü: Nehre akın eden on milyonlarca insanın kirliliği gitti, ama inanılmaz boyutlardaki endüstri atığı ve lağım akıntısı olduğu gibi duruyor.

kumbh-birgun-12

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

‘AKP açılımda samimi olsaydı vicdani ret çoktan yasalaşmıştı’

‘HİÇBİR YERE KAÇMIYORUM, TUTUKLANMA PAHASINA YASAL MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİM’

Vicdani retçi olduğu için son bir yıl içinde 2 kere tutuklanan ve 5 ayını hapiste geçiren Taraf gazetesi eski yazarı Ali Fikri Işık, 13 Mart’ta serbest bırakıldıktan sonra BirGün’e konuştu: Demokratikleşme iddiasındaki AKP’nin vicdani ret sorununu görmezden gelmesi ikiyüzlülüktür

Ali Fikri Işık 12 Mart 1980’de, 12 Mart darbesini protesto ederken tutuklanarak Diyarbakır Cezaevi’ne yollandığında tanıştı devletin en sert yüzüyle. Devrimci Demokratik Kültür Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olduğu için bir hapis cezası daha alan Işık, 1984’te hapisten birliğine gönderildiğinde askerliği reddetti ve firar etti. 1991-93 arasında bir kere daha cezaevine mahkum oldu ve o günden 2012’ye kadar sistemin dışında yaşadı. Önce 2012’de, ardından 2013’te ‘firar’ suçlamasıyla tutuklanan Işık son 10 ayın 5’ini hapiste geçirdi. Taraf gazetesindeki futbol ve Kürt edebiyatı üzerine yazılarıyla tanınan Ali Fikri Işık ile vicdani ret mücadelesi, hayalleri ve AKP’nin vicdani redde karşı tutumunu konuştuk:

>> Vicdani reddinizi ne zaman açıkladınız?

DSC_0219

“Bir Vicdani Ret Derneği kurmak için çalışıyoruz. Hem diğer ülkelere kaçan ve sığınma talep eden retçilere yardım olmak, hem vicdani reddin yasalara geçmesini sağlamak, bu hakkın kullanımını denetlemek için bu mücadelenin sesi olacak bir derneğe gerçekten ihtiyaç var.”

8 Haziran 2012’de Diyarbakır Belediyesi’nin daveti üzerine 3. Spor Konferansı’na gittiğimde gözaltına alındıktan sonra çıkarıldığım mahkemede açıkladım vicdani reddimi.

>> 56 yaşındasınız, yıllardır askere gitmemiş biri olarak neden vicdani reddinizi açıklamak için bu kadar beklediniz?

Açıklamayı çok düşünmüş, ama bir türlü gerçekleştirmemiştim. Biraz da şartlar öyle gelişti. 1993’te cezaevinden çıktığımda beni askeri birliğime götürdüler. Ancak ben içerdeyken, askeri birliğim olarak gözüken Tekirdağ’daki birlik lağvedilmiş. Bu nedenle beni bıraktılar ve Kırklareli’deki birliğe gitmemi söylediler – ben ise askeri birliğe gitmek yerine İstanbul’a döndüm. O günden beri de sistemin dışında yaşıyorum. Ne sigortam, ne banka hesabım, ne de ikametgahım var. Ama yine de vicdani reddimi geçen yıla kadar açıklamamamın benim açımdan bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.

>> Tutuklu gazeteciler içeriden yazmaya devam ediyor, ancak siz hapisteyken spor ve Kürt edebiyatı üzerine yazılarınıza ara verdiğiniz. Neden?

Çünkü askeri mahkemeler beni sivil olarak değil asker olarak kabul ediyor. Erlerin de askerlik süresince ikinci bir iş yapmaları yasak olduğu için köşeme devam edemedim. Hapisten çıktıktan sonra ise Taraf ile yaptığım görüşmeler olumsuz sonuçlandı.

>> Bundan sonra ne yapacaksınız? Yazmaktan başka hayalleriniz de var mı?

Başka bir gazetede devam etmek istiyorum. Bir de kitap projem var, bu yıl bitirmeyi hedeflediğim. Bunlardan ayrı olarak teknik direktörlük yapmak her zaman hayalimdi. Ama maalesef insanların hayallerinin peşinden koşmasının kolay olduğu bir ülke değil Türkiye. Yıllarca kaçak yaşamak zorunda kaldığım için bunu yapamadım.

>> Bir gazeteci olarak tutukluluğunuz süresince medyanın size karşı tutumunu nasıl değerlendirdiniz?

8 Haziran 2012 ile 19 Ekim 2012 arasındaki 4.5 aylık tutukluluğum süresince medyanın tepkisizliği beni çok üzdü, başta gazetem Taraf olmak üzere. Bunun için Ahmet Altan özür diledi sonradan.

Öte yandan aktivistler de o dönemde çok ilgi göstermedi. Ama ikinci tutuklanmamdan itibaren Savaş Karşıtları, Barış İçin Vicdani Ret gibi gruplar ve anarşistler beni sahiplendi. Hepsiyle görüştüğümde ilk tutuklanmamdaki pasif tutumları yüzünden özür diliyorlar. Ancak burada benim de suçum olduğunu söylemem lazım. Bugüne kadar bu grupların hiçbiri ile yoğun bir ilişkim yoktu, mücadelelerini uzaktan desteklemek dışında bir emek vermemiştim.

>> Yakın zamana kadar vicdani retçilere askeri hapishanelerde ağır işkenceler uygulanıyordu. Sizin hapis günleriniz nasıl geçti? İşkence ya da kötü muamele ile karşılaştınız mı?

DSC_0217Hayır. Ancak öğrendiğim kadarıyla ben gitmeden önce Edirne Üçüncü Sınıf Askeri Cezaevi’nde işkence standartmış. Benim gazeteci kimliğimin de etkisiyle uygulamalara son verdiler. Tam da bu süreçte diskolar (Disiplin Koğuşları) kapatıldı. Böylece işkence yapacakları insan da kalmadı. İlk tutukluluğumda 4 hükümlü, 7 tutukluya karşılık diskoda ceza çeken yaklaşık 20 kişi vardı. 27 Şubat’ta başlayan tutukluluğumda ise sadece 4 kişi kalmıştı cezaevinde.

KOĞUŞSUZ CEZAEVİNE 100 BİN TL’LİK KOĞUŞ YAPTIRDI

Başlangıçta cezaevi koşulları yönetmeliklere uygun olmadığı için yönetime direnç gösterdim. İlk geldiğimde “seni tek başına bir koğuşa vereceğiz” dediler. Ama koğuş dedikleri şey, içinde sadece yatak ve tuvaletin olduğu bir hücreydi. Koğuş, içinde televizyonu, masası, sehpası, duşu, tuvaleti olan kendi başına bir komplekstir. Cezaevinde bir tane bile koğuş yokmuş! Bugüne kadar da kimse itiraz etmediği için yapılmamış! Oysa bir tutuklunun hücreye koyulabilmesi için cezaevinde bir disiplin suçu işlemesi ve mahkemenin hücre cezasına karar vermesi gerekiyor.

Bu hücrede yatmayı reddettiğimde önce şaşırdılar, sonra 100 bin lira harcayarak 2 hücreyi birleştirip koğuş yapmak zorunda kaldılar.

>> 27 Şubat’taki tutuklama kararının ardından açlık grevi ilan ettiniz. Bu kararı nasıl verdiniz? İkinci tutukluluk süreci nasıl ilerledi?

Duruşmaya giderken hepimiz beraat kararı çıkacağını bekliyorduk. Daha önce 2 kere cezaevinde kaldığım için TSK Sağlık Yönetmeliği beni ‘uyumsuz’ olarak tanımlıyordu. Mahkeme heyeti, daha önceki hükümlerime dair belgeleri bana sağlık raporu veren askeri hastaneye göndermeyi unuttuklarını, bu belgeler gönderilince askerliğe elverişli olmadığıma dair rapor verilebileceğini söylemişti. Ama mahkemeden 1 yıl 15 günlük ceza kararı açıkladı. 3. Yargı Paketi’nde olan erteleme imkanından da faydalandırılmadım. Hemen bir temyiz dilekçesi yazdık, en azından üst mahkemeden karar çıkana kadar serbest olacağımdan emindim.

AYNI GÜNDE BİR DAVADAN HÜKÜM,

DİĞERİNDEN TUTUKLAMA KARARI

Davanın ardından savcı beni ofisine davet etti. 19 Ekim 2012’de serbest bırakıldıktan sonra 19 Aralık’a kadar askeri birliğime teslim olmadığım için hakkımda ikinci firar davası açmak istediğini söyledi, tutuklamak yerine askeri birliğe gitmem için beni ikna etmeye çalıştı. 2 saatlik tartışmanın ardından beni tutuklama talebiyle mahkemeye sevk etti, hakim de tutukladı beni. Bu tutuklamaya itiraz etmek için gelen avukata “sakın itiraz etmeyin, madem istiyorlar meseleyi büyütelim” dedim ve açlık grevine başladığımı açıkladım. Cezaevine geldiğimde ise hiçbir kurala uymayacağımı, sayıma bile çıkmayacağımı açıkladım.

Basının ilgisi, vicdani retçilerin eylemleri ve benim açlık grevimin de etkisisiyle askeri mahkemeler tarihinde hiç rastlanmamış bir şekilde 10 günde iddianamem yazıldı, 15. gün duruşma yapıldı ve ‘tutuklanmasını gerektirecek koşullar oluşmamıştır’ denilerek tutukluluğuma son verildi.

Tahliye edildikten sonra özgür olacağımı düşünüyordum. Ancak beni cezaevinden alıp merkez komutanlığına götürmek istediler. ‘Bu yasadışı bir gözaltı olur, bunun belgelerini verin ki sorumlusu kimse peşine düşeyim’ dedim. Ancak onlar bana yalnızca sözlü olarak ‘seni merkez komutanlığa götürmemiz lazım’ diyor, yazılı bir belge vermiyordu. Son olarak komutanlıktan kendini arabulucu olarak tanıtan bir albay geldi, ‘tamam seni götürmeyeceğiz, 4 günlük izin veriyoruz ama geri dönmeyince yine kaçak sayılacaksın, 3. davayı açmak istemiyoruz’ dedi.

Yargılanmaktan kaçmıyorum. Tahliye bir çözüm değil, benim askerlikle olan ilişkimi bitirmiyor. Ben, vicdani reddimin bir hak olarak tanımlanması için mücadele ediyorum, etmeye de devam edeceğim. Benim hikayemin Türkiye’de vicdani ret hakkının tanınması için bir payanda olmasını diliyorum.

>> 4. Yargı Paketi’nde vicdani redde yönelik düzenleme beklentisi olmasına rağmen hükümet ‘profesyonel orduya geçene kadar vicdani reddi tanımayacağız’ açıklamasında bulundu. Bir yanda iç savaşı bitirme, ileri demokrasi ve mağduriyetleri sonlandırma söylemine sahip bir hükümetin diğer yanda böylesine büyük bir mağduriyeti görmezden gelmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Hükümetin bu açıklamasının demokrasiyle, insan haklarıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Bir yanda demokratikleşme süreci, daha adil bir Türkiye bir hedefi deyip bir yandan vicdani redde gözlerini kapatması, AKP’nin inandırıcılığını yok ediyor. Şu anda AKP’nin söylemi ile uygulamaları arasında çok büyük bir çelişki var. Buna gerekçe olarak da “Türkiye’nin güvenlik ihtiyacı” diyorlar. Güvenlik ihtiyacını karşılamak için insan haklarını yok etmek hangi demokrasiye uyar? Bu açıklama bize AKP’nin riyakarlığını gösteriyor. Bunlar kabul edilebilir değil, çözüm sürecinin ruhuna da aykırıdır. Süreç, şiddeti toplumsal ilişkilerimizin tümünden soyutlayıp atmayı ve siyaseti sadece siyasetin dengeleri üzerine kurma süreciyse, siyaseti en fazla deforme eden, çürüten kurum olan TSK’nın taleplerine boyun eğmek, TSK’yi yeniden organize etmek ve yarattığı mağduriyetleri gidermemek, 12 Eylül ile yüzleşmemek iki yüzlülüktür. Eğer AKP bu mağduriyetleri radikal, samimi ve gerçekçi bir şekilde gidermezse, profesyonel orduya da güven duyulamaz. O zaman profesyonel ordu da toplumun ihtiyaçlarına değil, belli bir kesimin çıkarlarına hizmet eden bir yapı olur.

‘İŞKENCECİLERİM NE ZAMAN YARGILANACAK?’

12 Eylül hapishanelerinde işkence olsun diye dişlerimi çektiler, üç yıl sekiz ay boyunca her gün dövdüler, kolumu kırdılar doktor olmadığı için aylar boyunca kendi kendine, yanlış kaynadı. AKP, Türkiye’nin yakın dönemindeki bu askeri utançlarla yüzleşmedikçe, bütün sorumluları yargılamadıkça inandırıcı olamaz. Oysa Erdoğan bugün bunu yapmak yerine çıkıp ‘Bu ülkenin genelkurmay başkanı terörist olamaz’ diyor.

‘VİCDANİ REDDİMİ AÇIKLAMAM İÇİN NEDEN ÇOK’

>> Askerlik yapmayı reddetmenizin nedenleri nedir?

Anti-militaristim, vicdani retçiyim ve Kürtüm. Barıştan yanayım. Düşünce olarak her türlü orduya, hiyerarşiye, otoriteye karşıyım. Bunlar birey olarak benim özgürlüklerimi ortadan kaldıran yapılanmalardır. Günümüzde herhangi bir sorunun silahla çözülebileceğine inanmıyorum. Bunların ötesinde başka bir neden de var: Ben Kürdüm, benim bir ülkem var ve adı da Kürdistan’dır ve tam 30 yıldır beni askere almak isteyen kurum bir savaş yürütüyor. Bu nedenle 50 bin insan öldü, 4.5 milyon insan göç ettirildi, 5 bin köy yakıldı, 10 bin faili meçhul cinayet işlendi. TSK, bu savaşı aynı zamanda bir iç politika aracı olarak kullandı. Bu kadar şaibeli, suçlu bir kurumun elbette emrine girmem.

MAHKEME 12 EYLÜL’Ü VE VİCDANİ REDDİ TARTIŞMADAN BENİ YARGILAYAMAZ

Benim 1984’te askerliği reddetmeye sevk eden şey darbeydi. Ancak mahkeme benim 12 Eylül dönemine dair görüşlerimi dinlemedi bile. “Biz 12 Eylül’ü tartışamayız” dediler. Oysa 12 Eylül’ü tartışmak sizin göreviniz. Çünkü 12 Eylül’ü yapan sizin kurumunuz ve bugün Ankara’daki 12 Eylül davasıNDA yargılanıyor.

Aynı şekilde vicdani ret hakkını da tartışmıyorlar. Anayasa’nın 90. maddesine göre uluslararası anlaşmalar ulusal yasalardan üstündür. AİHM’in 2011 yılında verdiği Bayatyan kararı ile vicdani ret Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. Maddesi dahilinde değerlendirilmiş, böylece vicdani ret Türkiye’de de geçerli olan bir hak haline gelmiştir. Ancak mahkeme bunu tartışmıyor bile.

ALİ FİKRİ IŞIK’IN DAVALARI:

1: 1993’te Tekirdağ’da birliğine gitmesi için bırakıldığında gitmediği için açılan firar davası kapsamında 8 Haziran 2012’de tutuklanan Işık’a 27 Şubat’ta verilen 1 yıl 15 aylık ceza temyizde. 2 yıl içinde karar çıkması bekleniyor.

2: 27 Şubat’ta açılan ikinci firar davası devam ediyor. Bir sonraki duruşma 12 Haziran’da.

3: Cezaevi kurallarına uymadığı ve açlık grevi yaptığı için açılan disiplin davası 6 Mart 2013’te görüldü, kınama ve sosyal faaliyetlerden men cezası verildi. Bir daha cezaevine girerse uygulanacak.

4: 13 Mart’ta birliğine gitmesi için bırakıldıktan sonra askere gitmeyi reddettiği için kaçak durumuna düşen Işık’a 3 ay içinde üçüncü bir firar davası açılması bekleniyor.

5: Ali Fikri Işık, yakın zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye aleyhinde tazminat davası açacak.

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cezaevindeki vicdani retçiye açlık grevi soruşturması

Askerlik yapmayı reddettiği gerekçesiyle tutuklanarak Edirne Askeri Cezavi’ne gönderilen 56 yaşındaki Taraf gazetesi köşeyazarı Ali Fikri Işık, tutuklamayı protesto etmek için başlattığı açlık grevinin 10. gününe girerken yeni bir soruşturma ile karşılaştı. 8 Mart günü cezaevinde kendisiyle görüşen arkadaşı Fehim Işık’ın açıklamasına göre sadece şekerli su ile beslenen Işık’a ‘saç sakal kesmeme, askeri elbise giymeyi reddetme, karavanadan verilen yemekleri yememe ve bedenini ölüme yatırma’ gerekçesiyle soruşturma açıldı. Fehim Işık ilkehaber.com sitesindeki yazısında, Ali Fikri Işık’ın bu soruşturma kapsamında 13 Mart günü savunmasının alınacağını, aynı gün ‘firar’ nedeniyle mahkemeye çıkartılacağını antırken, görüşmelerinde Ali Fikri Işık’ın söylediklerinden de bahsetti: “Bu konuyla ilgili işleyecek hukuki süreç tamamen bir birini tekrar eden sahte bir süreçtir. Ben askerlik yapmayı reddedeceğim, onlar tutuklayıp firardan yargılayacak, ceza verecek. Bu sorunun genel çözümü bir mevzuat değişikliği gerektiriyor. Türkiye bunu yapmadı, yapmıyor. Durum bu kadar net iken, benim bu haksızlığı protesto etme dışında bir seçeneğim yok. Cezaevi koşullarında da tek seçeneğim bedenimdir.”

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın