İsrail’de yeni dönem

İsrail seçimlerinin sonuçlarını değerlendiren uzmanlar, eski siyasetçilerin çoğunun meclise girememesi ve sürpriz sonuçların çıkması nedeniyle seçimi Türkiye’nin 2002 seçimlerine benzetiyor
ONUR EREM
İstanbul’daki Kadir Has Üniversitesi’nde bir araya gelen uzmanlar İsrail’de önceki gün yapılan seçimlerin sonuçlarını değerlendirdi. Ortak kanı, seçim sonuçlarının sürpriz olduğu. Toplantıda yeni hükümetin Türkiye’den özür dileme ihtimali olduğu, ancak bunun bir yakınlaşma anlamına gelemeyeceği sonucu çıktı.
HÜKÜMETİ KİM KURAR BİLİNMİYOR
Salih Bıçakçı (Işık Üniversitesi Öretim Üyesi): Sol büyük bir sürpriz yaptı. Arap-Yahudi ortak hareketleri de önemli miktarda oy aldı. Eskiden seçimlere çok ilgi göstermezlerdi, ama Birleşmiş Milletler’deki Filistin oylaması belli ki onları etkilemiş. Şu anda oy dağılımı sağda da solda da yüzde 50 (60 oy). Merkez sol koalisyonda İşçi Partisi, Hatnuah, Yesh Atid ve Haredi Partiler yer alabilir. Seçimden önce bu çok düşük bir ihtimal olarak gözüküyordu ama şimdi mümkün olduğunu görüyoruz.
İsrail’in ortalama evlerinin bile fiyatları milyon dolara çıktı. Bu yüzden ekonomik olarak orta sınıf çok zorda. Arap Baharı’nın başladığında büyük protestolar vardı hatırlarsanız. Göçmenler de sağdan tepki topluyor. Bu nedenle oylar sola kaydı. Meclis’e ilk defa bir Somalili girdi, çok önemli bir gelişme.
Ama bir merkez sağ koalisyon da mümkün. Likud-Beiteynu, Hatnuah, Yeş Ati ve diğer sağ partilerden oluşan bir sağ koalisyon ihtimali var. Böyle bir durumda en az 150 bin yeni ev yapılacak Filistin topraklarına.
Yeni hükümet Türkiye’den özür dilese bile Türkiye’nin bu özrü kabul edeceğini sanmıyorum. Türkiye-İran arasındaki bölgesel liderlik yarışması Filistin üzerinden gidiyor ama Türkiye, İsrail ile Filistin konusunu görüşemez hale geldi – bu yüzden Türkiye Mısır’ın arkasında kalıyor.
ARTAN EV FİYATLARI OYLARI SOLA GETİRDİ
Louis Fishman (Sabancı Üniversitesi Öğretim Görevlisi): İsrail’de artık halk değişim istiyor. İlk defa dindar partilerin yer almadığı bir koalisyon kurulması ihtimali var. Orta sınıf da ilk defa seçimde gücünü hissettirdi, iktidara “sadece dindar insanların sonuçlarıyla ilgilenmeyi bırak, bizim sorunlarımızla da ilgilen” dedi. Gençler, artık yeni neslin sesini dinleyen bir iktidar istiyor.
Bu açıdan Türkiye’nin 2002 seçimlerine benzetebiliriz. Çünkü milletvekillerinin neredeyse yarısı meclise giremedi. Sağcı partiler çok büyük oy kayıpları yaşadı. Şimdi yepyeni milletvekilleriyle karşı karşıyayız. Radyo ve televizyon sunucularını aday gösteren partiler gençlerin oylarını aldı.
Genel tabloya baktığımızda ise merkez sağ ittifakın oluşacağını düşünüyorum. Seçim sonuçlarına dair konuşan Netanyahu, “Benim için en önemli olan şeyler sırasıyla, İran, ekonomi, dışişleri, ordu ve ev fiyatları” diyerek ev fiyatları nedeniyle sola oy veren seçmenlere de seslendi.
Yeni hükümetin Türkiye’den özür dileyeceğini düşünüyorum. İsrail’deki bütün politikacılar artık özür dilenmesi konusunda hemfikir. Çünkü İsrail artık Orta Doğu’da yanlız kaldı. Eskiden büyük destek veren Mübarek rejimi vardı, artık yok.
İSRAİL ÖZÜR DİLEMEZSE ERDOĞAN GÜÇ KAYBEDER
Karel Valansi (Şalom Gazetesi köşe yazarı): Bu seçimlerde sağ ile aşırı sağın rekabeti olacağı düşünülürken ultra-ortodoksların askerlikten muaf tutulma tartışmaları aşırı sağın oylarını düşürdü. En büyük düşüş Kadima partisinde oldu, sadece 2 sandalye aldılar, neredeyse barajı geçemeyeceklerdi.
Seçmenler ilk defa güvenlik politikalarını bir kenara bırakarak ekonomik sorunlarıyla birlikte oy verdi. Bu tarihte bir ilk. Bunun bir diğer nedeni de halkın Orta Doğu’da yalnızlaştıklarını hissetmesi. İsrailliler her ne kadar iki devletli çözümü destekleseler de artık toprak karşılığında barışın gelmeyeceğini düşünüyorlar. İsrail 2005’te Gazze’den tek taraflı çekildi, Hamas gücü ele geçirdi ve Gazze’yi küçük bir İran’a çevirdi. Halk artık barışın toprak vererek gelmeyeceğini anladı.
Hükümetin Filistin ile müzakereleri tamamen kesmesi, yıllardır barış adına tek bir ilerleme sağlamaması halkın tepkisini çekti. Sağın oy kaybının nedenlerinden biri de budur.
Yeni hükümet Türkiye’den özür dilese bile ilişkilerde bir yakınlaşma olmayacak. En fazla normalleşme olur. Ama Türkiye’nin bu normalleşmeye çok ihtiyacı var. Çünkü Erdoğan, İsrail ile Filistin konusu hakkında görüşemez hale geldi ve Sünni Arapların lideri olma özelliğini Mursi’ye kaptırdı.
SOKAĞI TAKİP EDEN OYLARI ALDI
Ufuk Ulutaş (SETA araştırmacısı – OHİO State Üniversitesi’nde doktora öğrencisi):
Seçim kararının alındığı zamanlarda Netanyahu o kadar emindi ki seçim sonuçlarından, oylarının artacağını düşünüyordu. Zira 3 yıl boyunca hükümeti devam ettirmişti, bir erken seçimler ülkesi olan İsrail için bu bir başarıydı. Ama yanıldı.
Netanyahu bu seçim sonuçlarıyla hükümet kurup başbakan olabilse bile eskisine oranla çok güçsüz bir başbakan olacak. Popülist politikalara sahip Netanyahu’nun orta sınıfı kaybetmesi çok önemli.
İsrail’de geçen yılki çadır protestoları döneminde ülkenin 10’da biri sokaklardaydı. Bu çok önemli bir rakam. O dönem “bu hareketi kazanan seçimi alır” deniyordu. Bugün, bunu sol partilerin başardığını görüyoruz.
Eski siyasetçilerin önemli bir kısmı bu seçimle silindi. Yolsuzluklardan bıkan halk, yeni ve temiz isimler görmek istedi. Siyaset sahnesine yeni giren Yesh Atid’i kimse henüz tanımıyor. Bir yandan ‘Filistin sorununu çözeceğiz’ diyor, diğer yandan ‘Kudüs pazarlık konusu bile olamaz’ diyor. Gerçekçi olmayan söylemleri nedeniyle Cem Uzan’ın Genç Parti’sine benzetebiliriz.
Arap partileri ise birbirleri arasında farklı politikalara sahip. Bugüne kadar hiçbir koalisyona dahil olamayan Araplar, nüfusun yüzde 20’sini oluşturmasına rağmen İsrail demokrasisine inanmadıkları için sandığa gitmiyorlar.
Sonuç olarak merkez sağ, merkez sol partilerin ittifakını da görebiliriz – iki kanatta da dinci partilere karşı birleşme potansiyeli var. İsrail’deki dinci-seküler ayrımı böyle bir durumda daha da netleşmiş olur. Ancak ne olursa olsun, Filistin sorununun bu dönemde de, hatta bir sonraki dönemde de çözüleceğini düşünmüyorum. İsrail’e göstermelik uluslararası baskılar yerine gerçek bir baskı uygulanmadığı sürece bu sorunu çözmek için adım atmaya ihtiyaçları olmaz.
Bu yüzden İsrail ile aramızdaki ilişkinin hiçbir zaman tam olarak normalleşebileceğini düşünmüyorum. Çünkü on yıllardır iki ülke arasındaki krizlere baktığımızda hep Filistin sorununu görüyoruz. Bugün İsrail Türkiye’den özür dilese, hatta Gazze ablukasını kaldırsa bile Gazze’ye yapılacak ilk saldırıda ilişkiler yine kesilecektir.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Chomsky Boğaziçi’nde yeni dünya düzenini değerlendirdi

ORTA DOĞU’YU KAYBETMESİ ABD’NİN SONU OLUR
Boğaziçi Üniversitesi’nde 6. Hrant Dink Konferansı’nda konuşan Noam Chomsky, ABD’nin geçmişte uzak doğudaki kukla diktatörlerini destekleyemez hale geldiğinde onları devirerek yeni diktatörler yarattığını, günümüzde orta doğuda olanlara bu perspektiften bakılması gerektiğini söyledi
ONUR EREM
İstanbul Boğaziçi Üniversitesi’nde Hrant Dink’in anısına 6. kere düzenlediği Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nın bu yılki konuşmacısı dünyaca ünlü dilbilimci ve siyasal aktivist Noam Chomsky’di. Chomsky “Türkiye ve oluşan dünya düzeni” konulu konuşmasına Hrant Dink’in ifade özgürlüğü mücadelesi için önemine değinerek başladı: “Hrant Dink kendini ifade özgürlüğü adına feda etti. Türkiye’de ifade özgürlüğü mücadelesi, Hrant Dink’ten gördüğümüz üzere çok zor. Günümüzde çok sayıda insan düşüncelerinden dolayı hapiste. Raporlar, Türkiye’nin en fazla gazeteciyi hapseden ülke olduğunu söylüyor. İfade özgürlüğünü geliştirmek için göstermelik hamleler yapılsa da yasaların çerçevesi gerçek bir ifade özgürlüğüne izin vermiyor”.

DSC_0071

Küresel sistemin insanları bağımsız düşünmekten alıkoymak için sürekli yeni yöntemler geliştirdiğini anlatan Chomsky, günümüzde sistemin gençlerin beynini yıkayarak kendi nesillerini yetiştirdiğini, bu insanların artık sadece alternatiflerden bahsetmeyen değil, aynı zamanda alternatifleri hayal bile edemeyen insanlar olduğunu söyledi.
SOĞUK SAVAŞIN BİTMESİ ABD POLİTİKALARININ MEŞRUİYETİNİ SONLANDIRDI
Chomsky, ABD’nin küresel politikalarına dair şunları söyledi:
Küresel güç batıdan doğuya doğru giderken gücü elinde tutan elitler buna karşı hamleler yapmaya çalışıyor. ABD’nin ‘insani’ askeri müdahaleleri onun gücünün azalmasını engelleyemiyor.
ABD dünyadaki en açık ülkelerden biri. Hükümetin çoğu belgesine, planına erişebiliyoruz. Bunlar bize gösteriyor ki, ABD dünya çapında ‘kontrolü kaybetmeme’ dürtüsüyle hareket ediyor. Bir bölgede kontrolünü yitirmesi, domino etkisi şeklinde diğer ülkelerin de ABD kontrolünden çıkmasına yol açabilir. ABD, bir iki hata hariç, dominoların düşmemesini başarabildi. Ortadoğu’da da, Asya-Pasifik’te de bu hala geçerli.
İran bu hatalardan biriydi. Soğuk Savaş politikalarına uygun hareket ederek İran’da bağımsız milliyetçiliğinin önünü kesmek istiyordu ABD. Ancak günümüzde Sovyetler’in çökmüş olması, ABD’nin güvenlik politikalarını meşrulaştırmakta zorlanmasına neden oluyor.
ABD’nin Vietnam’da, Şili’de yaptıkları bugün yaptıkları kadar tepki çekmemişti dünyada. Soğuk Savaş nedeniyle ‘kabul edilebilir’ politikalar olarak gösteriliyordu.
Emperyal güçlerin üçüncü dünya ülkelerine ‘dostane’ tavırlarla yaklaşarak onlara istediklerini yaptırma politikası hala değişmedi. İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD tarihteki en güçlü anını yaşadı Dünya ekonomisinin yarısını ABD oluşturuyordu, çok sayıda ülkeyi kontrol ediyordu, doğal ve ekonomik kaynakları çok genişti. O andan itibaren ABD bu üstünlüğünü koruma politikasıyla hareket etti. Uluslararası alandaki her politikasında bu motivasyon vardı. Bu yüzden çok sayıda ülkenin gelişmesini engellemek, onları kendilerine bağımlı hale getirmek için uğraştı ABD siyasetçileri.
ABD’nin kontrol etmek istediği yerler sırasıyla batı yarımküre, uzak doğudaki eski Britanya kolonileri ve Avrasya’nın çoğuydu. En dikkat çekici bölge ise Orta Doğuydu. 2. Dünya Savaşı sonrası yöneticiler, Orta Doğu’yu ve bölgedeki petrolü kontrol eden ülkenin dünyaya hükmedeceğini söylüyorlardı gizli yazışmalarında. Bu nedenle ABD her zaman Orta Doğu’yu dış politikasının merkezine koydu.
SOĞUK SAVAŞ BİTTİ, NATO BİTMEDİ
Soğuk Savaş doktrinlerine sonuna kadar inananlar, Sovyetler yıkıldıktan sonra NATO’nun çökeceğini bekliyordu. Ancak işin gösterildiği gibi olmadığı, NATO’nun tam aksine genişlemesi ve büyümesiyle ortaya çıktı. Eski doğu bloku ülkelerinden bazıları NATO’nun üyesi oldu.
NATO’nun genişlemesi, Çin’le gerginlik oluşmasının ana nedenlerinden biri haline geldi. ABD günümüzde Boston ve Washington arası hızlı tren ile bağlanamazken Çin Kazakistan’a kadar hızlı tren inşa edecek ekonomik güce sahip artık.
Bu nedenle NATO’nun doğuya doğru genişlemesine karşı çıkarken İran’la ortak politika geliştirmeye çalışıyor. 1949’da Çin bağımsızlığını ilan ettiğinde Batı bunu “Çin’i kaybettik” diye tanımladı. Bir şeyi kaybetmek için öncesinde ona sahip olmak gerekir. ABD de Çin’e sahip olduğunu düşünüyordu. Çin’in bağımsızlığı ABD’nin küresel güç kaybının ilk adımıydı.
Çin’deki bağımsızlık Batı tarafından “diğer ülkelere de sıçrayabilecek bir virüs” olarak görüyordu. Japonya ve diğer bölge ülkelerini de “kaybetmekten” korkuyorlardı. Virüsün yayılmasını engellemek için Vietnam başta olmak üzere bölgede çok sayıda çatışma yaratıldı. Kukla diktatörler de bir diğer politikaydı bu doğrultuda.
ABD ORTA DOĞU’YU KAYBETMEYE TAHAMMÜL EDEMEZ
Orta doğunun doğal kaynakları nedeniyle ABD için kilit öneme sahip bir bölge olduğunu anlatan Chomsky, bu ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmalarının ABD’nin küresel gücünde eşi benzeri görülmemiş bir kayıp yaratacağını söyledi:
Orta doğuda ABD bir yanda diktatörler, diğer yanda radikal İslamcılar kullanıldı. ABD’deki politikacıların orta doğuya dair yazışmaları, İsrail ve Şah dönemi İran’ı ABD’nin bölgedeki hegemonyasının iki sütunu olarak gördüğünü gösteriyor. Bu ülkelere yerel jandarmalar olarak görev yapma görevi verildi.
Tabi ki Türkiye ve Pakistan da İsrail’le gizlice ittifak yaparak bölgenin diğer polisleri olarak görevlendirildiler. Polislerin merkez karakolu Washington’da, ikinci temsilcileri ise Londra’daydı.
1970’de ABD’nin dünya ekonomisindeki payı yüzde 25’e düştü. Bu yarı yarıya azalma anlamına gelse de yine de çok büyüktü. Yeni düzende 3 merkez öngörüldü: ABD merkezli Amerika kıtası, Almanya merkezli Avrupa ve Japonya merkezli uzak doğu.
ABD EKONOMİK SONUNU KENDİ GETİRDİ
1970’lerden sonra ise ABD bilinçli olarak kendi ekonomisini çökertti. Finans endüstrisine ağırlık verilirken üretim uzak doğuya teslim edildi. Bu politikalar en zengin yüzde 1 için çok iyiydi kısa vadede, zenginliklerini katladılar. Ama ekonomiyi oluşturan büyük çoğunluk için bu politikalar yıkıcı oldu. Bu nedenle ABD kendi ekonomisini çökertme sınırına geldi. Toplumun yüzde 70’i artık hükümet politikalarını etkileme gücüne sahip değil. Bunu en etkili yapanlar, bir avuç ultra zengin lobi firması.
Başka bölgelerde de ABD kayıplar yaşamaya başladı. 500 yılın ardından Latin Amerika kendini batı hegemonyasından kurtardı. Bu küresel ABD hegemonyasına vurulan en büyük darbelerden biriydi. ABD, elitleri ve orduyu destekleyerek diktatörlükler yarattı ve bu çabaların önüne geçmeye çalıştı. Kısa vadede başarılı olsa da, bölgedeki etkisini kaybetmekten kurtulamadı.
ABD’ye daha güçlü ve son darbeyi vuracak olan şey ise MENA (Orta doğu ve Kuzey Afrika) ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanması olacaktır. Bu nedenle Arap isyanları çok önemliydi ABD için. ABD bu isyanları büyük başarıyla kontrolü altına alarak kendi politikalarını desteklemeyen yönetimler oluşmasını engelledi.
ABD’nin geçmişte uzak doğuda yaptıkları, bugün orta doğuda olanları anlamak için çok önemlidir. Geçmişte orada ABD diktatörleri uzun süre destekler, artık tepkiler nedeniyle destekleyemez hale geldiğinde orduya verdiği emirle diktatörü devirir, yerine eskisinden farksız bir rejim gelirdi. Bugün orta doğuda olan da budur. Bunun tek istisnası Libya oldu.
ABD ORTA DOĞU’DA DEMOKRASİYE İZİN VERMEZ
İşleyen bir demokraside halkın fikirleri iktidarı şekillendirir. ABD’nin orta doğuda engellemek için en büyük uğraşı verdiği şey de gerçek demokrasinin kurulmasını engellemek oldu. Böylece Arap ülkelerinin yeni yöneticilerinin ABD politikalarına karşı çıkamayacak yöneticilerden oluşması garantilendi. ABD, orta doğudan bahsederken buradaki halklardan değil diktatörlüklerden bahseder. Çünkü halkın istekleri ABD politikalarıyla uyuşmaz, hatta çakışır.
İRAN’IN TEHDİDİ, ABD GÜDÜMLÜ OLMAYAN POLİTİKALARIN MÜMKÜN OLDUĞUNU GÖSTERMESİ
Chomsky, ABD’nin İran politikasını “bağımsız politika” perspektifinden değerlendirdi:
İran, otokratik bir rejim. Askeri bir tehdit yaratma gücü yok. Askeri yapısı saldırıdan çok savunmaya ve işgali engellemeye yönelik. Nükleer silah geliştirme isteğini ABD yöneticileri çok iyi anlayabiliyor. ABD’li politikacılar “Eğer ben İran olsaydım nükleer silah sahibi olmak isterdim” diyorlar. İran’ın bir diğer politikası da komşularını etkilemek. Böylece kendilerini ABD işgaline karşı savunmak istiyorlar. ABD bunu “İran’ın ülkeleri karıştırması” olarak adlandırıyor. Kendi askeri müdahalelerine ise “stabilize etmek” diyorlar.
İran Türkiye ve Brezilya ile yaptığı pazarlıklarda nükleer santrallerinde kullanacağı uranyumu Türkiye’nin zenginleştirmesi teklifini kabul etmişti. İlk başta İran’ın bunu kabul etmeyeceğini düşünerek bu teklifi destekleyen ABD, İran’ın kabul etmesinin ardından kesinlikle karşı olduklarını ilan etti, hatta Türkiye ve Brezilya’yı da kınadı.
Bir diğer çözüm ise bölgede nükleer silahları yasaklayacak bir anlaşma yapmak. Bölge halkları bunu gerçekten istiyor. Ancak İsrail nedeniyle ABD bu düşünceye uzak. ABD, İsrail’in nükleer silahlarının denetlenmesine bile izin vermez. Bunların ABD’de basında hiç tartışılmaması, özgür bir ülkede düşüncelerin bariz bir hükümet baskısı olmadan nasıl kısıtlanabileceğini anlamak için önemli.

DSC_0086İşte Türkiye, böyle bir küresel düzende yerini bulmak zorunda. Ama her şeyden önce Türkiye’nin en büyük sorunu olan Kürt sorununu çözmesi şart. Irak Kürdistanı ve Suriye Kürdistanı’nın bağımsız politikalar üretme yolunda adımlar attığı bir bölgede bu sorun çözülmediği takdirde Türkiye daha da zorlanacaktır.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Finans sektörü devletleri ele geçirirken…

Finans sektörü küresel bankacılık sistemi krizinin ulusal kamu harcaması krizine dönüştürülmesi bir yandan hükümetleri neo-liberal politikalar uygulama zorlarken diğer yandan anti-kapitalist hareketleri değil milliyetçiliği güçlendiren bir retorik yaratıyor
KEES VAN DER PJIL*
BirGün için çeviren: ONUR EREM
Neo-liberal proje gözlerimizin önünde çökerken karşısında ciddi bir demokratik hareket olmaması, neo-liberal kapitalizmin güçlendiği ve yerini sağlamlaştırdığı sanrısına yol açıyor. Kapitalizmin son büyük krizi 1979’da Birleşik Krallık’ta Thatcher’ın ve 1980’de ABD’de Ronald Reagan’ın seçilmesi sonucu küresel neo-liberalizmin yükselmesi ile atlatılmıştı. O tarihe kadar Avrupa toplumları bu tarz bir ekonomik yapıyı reddetmişti. Siyasetçiler de neo-liberal projenin temelinde yatan finansal serbestleştirmenin uzun vadede işe yaramayacağına inanıyordu.
KAPİTALİST ÇEVRE MERKEZİ TAKLİT EDER
Ancak Nikos Poulantzas’ın 1973’te söylediği gibi, bütün kapitalist devletler rekabetten kopmamak için en gelişmiş merkez devletlerin pratiklerini kendi ülkelerinde de uygulamak zorundadır. Bu nedenle Fordist kitle üretim endüstrisi, savaş sonrası liberalizm tarafından devlet gözetiminde yerinden edildi. Craig Murphy ve Enrico Augelli bu dönemde, neo-klasik ekonomide eğitim almış insanların, çok da farkında olmadan neo-liberalizmin kitlesel temeli; Mayıs 1968’deki hareketlerin bir parçası olan hedonist kültürün ise neo-liberal dönüşümün kültürel temeli haline geldiğini yazmıştı.
Neo-liberal finansallaşma bir Anglo-Amerikan projesidir. Tarihsel olarak toplumsal gelişmeleri devletlerin yönlendirdiği ülkelere karşı İngiltere ve ABD’ye daimi bir avantaj sağlama amacını taşır. Liberal Batı’ya direnen ‘rakip devletler’ özellikle de ikinci nesil ağır sanayi döneminde güçlenen Almanya, Japonya, Avusturya ve İtalya, küresel sermayenin merkezleri olan Wall Street ve the City (Ç.N.: Londra’nın Wall Street’i olan, kentin ortasında yer alan finans merkezi) ile rekabete girebilecek sermayeye sahip değildi. Bu ülkelerdeki yatırım bankaları, devletin himayesindeki ulusal endüstrilerle kaynaşarak Rudolf Hilferding’in 1910’da söylediği gibi “finans kapital” haline gelmişti.
1980’lerden itibaren trend, banka-endüstri birleşimini ayırarak finansı serbestleştirmek oldu. Anglo-Amerikan neo-liberal hamle bü iki ülkenin devlet/toplum yapıları, mülkiyet odaklı siyasal kültürü ve finansal açıdan güç kullanmaya hazır olmaları nedeniyle onlar için kârlıydı. Anglofon Batı’nın finansı serbestleştirmedeki bu yapısal avantajları o ülkelere neo-liberal dönüşümde üstünlük verdi. İşçi sınıfı ile uzlaşılarını sonlandırmadaki sertlikleri de buna katkı sağladı. Bu uzlaşının bitmesinin ardından Britanya’daki madenciler ve ABD’deki hava kontrolörlerinin grevleri, sınıf mücadelesinin tekrar canlanmasına yol açtı. Bu kıpırdanmalarla başlayan ve dünya çapına yayılan küreselleşme karşıtı eylemlerin sistemi tehdit eder hâle geldiği dönemde gerçekleşen 11 Eylül saldırıları ise bu hareketlerin durulmasına neden oldu.
Kıta Avrupasındakiler de dahil olmak üzeri İngiltere ve ABD ile rekabet eden ülkeler ise neo-liberal sisteme adapte olurken çok daha acılı yollardan geçmek zorunda kaldılar. Yeni yüzyılın ilk on yılında Almanya neo-liberal politikaları kabul ettirebilmek için işçi sınıfına ciddi saldırılar düzenledi.
KRİZE RAĞMEN SEKTÖRE DOKUNULMADI
Hollanda, Almanya ve Fransa bankaları şaibeli ‘zehirli fon’ pazarında büyük oyunculardı. Spekülatif hareketlerde önemli payları vardı. 2007-8 krizinde transatlantik para akışının kesilmesi Atlantik’in iki tarafındaki bankaları da etkiledi.
Mayıs 2009’da Londra’da gerçekleşen G-20 toplantısında krizin bir bankacılık krizi olduğu kabullenildi. Ama bankalar ve açgözlülükleri hakkındaki güçlü söylem bile finans sisteminin düzenlenmesini ve denetlenebilir olmasını sağlayamadı. Böylece bankaların ulusal ve uluslararası politikalar üzerindeki gücünü bir kez daha görmüş olduk.
François Chesnais, Gayrimeşru Borçlar kitabında şöyle der: “2007-8 döneminde bankalara ve yatırım fonlarına yapılan büyük yardımlar ve aktarılan devasa kaynaklar bankaların, endüstri gruplarının ve yatırım fonlarının sahiplerinin ve hissedarlarının toplumsal ve siyasal güçlerini gösteriyor. Bu kurtarma operasyonunun başarısı, onların tahakkümlerinin devam etmesine yol açtı.”
BANKACILIK KRİZİNDEN BORÇ KRİZİNE
Avro bölgesindekiler de dahil olmak üzere hükümetlerin, bankaların zararlarının büyük kısmını üstlenip onları ulusal borçlara çevirmesi bankacılık krizinin ulusal borç krizine dönüşmesine neden oldu. Hükümetler, halklar borçlandırılmıştı ama kimin umurunda! Bankalar kurtuldu ve kriz bankacılık sisteminin krizi olmaktan çıkıp hükümet harcamalarının krizi olarak algılanmaya başladı. Böylece hükümetler harcamalarını kısarak neo-liberal politikaları benimseye zorlandı. Bu durum, zaten neo-liberal politikaları uygulamak için can atan siyasetçiler için bir bahane görevi gördü. Bir banka yöneticisinin söylediği gibi, “bankaları kurtarmamız lazım” demektense “Yunanistan/Portekiz/İspanya’yı kurtarmamız lazım” demek bir siyasetçi için çok daha avantajlı.
Krizden önce, 2007’de en zengin 10 ülkenin kamu borcunun GSYH’ye oranı yüzde 78 iken bu oranın 2014’te yüzde 114 olması bekleniyor. Costas Lapavistas’ın kısa zaman önce avro bölgesi krizi hakkında yazdığı kitaba göre sadece Avrupa Birliği ülkelerinin borçları 2009 yılında bir trilyon avro arttı [Ç.N.: Bu artış, Türkiye’nin yıllık GSYH’sinin yaklaşık 1.5 katı].
Bankaların zararlarının kamu borcuna dönüştürülmesi spekülatif sermayenin tekrar dirilmesini sağladı. Başta FED olmak üzere merkez bankalarının finans sitemine enjekte ettiği para, yatırımcıların tekrardan kârlı yatırım aramaya başlamasına yol açtı. Batmakta olan sigorta şirketi AIG’e aktarılan devasa kaynağın birkaç ay sonra ABD ve AB’li yatırım bankalarının elinde toplandığı ortaya çıktı.
NEO-LİBERALİZM ‘ŞOK’ İLE GELDİ
Bankacılık krizinin hükümet harcaması krizine dönüştürülmesi, sosyal devlet uygulamalarına dair kalıntıların çok sayıda ülkede tamamen yok edilmesine yönelik girişimleri meşru kıldı. Ekonomik “şok terapisi” Güney Avrupa ülkelerini liberal sisteme dahil etmek içindi. Yunanistan’da maaşlar 1970’lerin seviyesine gerilerken sermayenin talepleri doğrultusunda ülkede yabancı yatırımcılar için serbest ticaret bölgeler yaratıldı, kamu sektörü özelleştirildi ve sosyal politikalar sonlandırıldı. Kuzey Avrupa ülkelerinde ise ‘tembel’ Güney Avrupa ülkelerine karşı popülist söylemler halkın algısını bankacılık krizinden ‘tembel ülkeler krizi’ne çekmekte başarılı oldu. Siyasi yelpazenin farklı noktalarındaki hareketler, bu ülkelere yapılan yardımların kesilmesi çağrılarında bulundular. Öyle ki Felemenk gazetelerine göre Hollandalı turistler Yunanistan’daki kafelerde yiyip içtikten sonra “biz size zaten para ödedik” diyerek hesap ödemeyi reddetmeye başladılar.
Bu söylem uluslararası alanın ötesine geçerek ülke içinde de kullanılır oldu. İtalya ve Belçika’nın zengin kuzey bölgeleri, paralarının güney bölgelere harcanması nedeniyle ayrılıkçı söylemler geliştirdiler. Belçika’nın güneyindeki Valonya bölgesinde sosyalist partiler ve sendikaların neo-liberal politikalara karşı geliştirdiği direnç kuzeydeki ayrılıkçıların çabalarını arttırmasına neden oldu. Toplumsal ve ekonomik politikalar hakkında mantıklı bir tartışmanın konusu olması gereken şeyler milliyetçi söylem tarafından ayrılık bağlamında tartışılır oldu. Avrupa genelinde neo-liberal popülizmin aynı yolu izlemesi, farklı ülkelerde AB’den ayrılmak isteyen hareketlerin elini de güçlendirdi.
ANTİ-KAPİTALİST SÖYLEM KARŞISINDA
MİLLİYETÇİ SÖYLEM YARATILIYOR
Böyle bir tablo karşısında herhangi bir demokratik hareket kendini zor bir pozisyonda bulacaktır. Çünkü siyasal tartışma ulusallaştırılırken sınır ötesi sınıf dayanışması arka planda kalıyor. Kriz derinleşirken bankacılık krizinden hükümetlerin borç krizine dönüştürülmesinin siyasal izdüşümleri son derece önemli. Bankacılık krizi, karanlık finans dünyasına tepki duyan anti-kapitalist hareketlerin büyümesini sağlar. Ama bunu bir ulusal borç krizine çevirmek milliyetçi, göçmen düşmanı, önyargı temelli söylemleri ve hareketleri güçlendirir. Böylece hem “ülkeleri kurtarıyoruz” derken aslında o ülkelere karşı spekülasyon yaratan bankalar kurtarılır, hem de halklar birbirine düşman edilerek uluslararası işçi sınıfı dayanışması engellenir.
Artan uluslararası şiddet ortamında, bu uygulamaların siyasal sonuçları göz ardı edilmemeli. Hem finans sektörünün devletleri nasıl ele geçirdiğini kitlelere ifşa eden girişimlere, hem de – daha zor olsa da – kriz dönemi toplumlarının ‘öteki’lere karşı stereotipleri yayarak önce şiddete sonra da savaşa yol açtığını kitlelere anlatacak girişimlere acilen ihtiyacımız var.
* 1947 doğumlu Felemenk siyaset bilimci, ekonomist ve uluslararası ilişkiler uzmanı. Sussex Üniversitesi Küresel Çalışmalar Okulu profesörü ve Küresel Siyasal Ekonomi Merkezi üyesi. Transatlantik Yönetici Sınıfının İnşası, Uluslaraşırı Sınıflar ve Uluslararası Ekonomi, Soğuk Savaş’tan Irak’a Küresel Çekişmeler ve çok sayıda başka kitabın yazarı.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Samatya’da Ermeniler hedefte!

Samatya’da yaşayan Ermeniler 2 ay içince 5. defa saldırıya uğradı. Önceki gün bir saldırgan tarafından darp edilen S.A. hastaneye kaldırıldı. Torunu BirGün’e konuştu: Bu saldırıların arkasında planlı bir çete olduğunu düşünüyorum
ONUR EREM – KETRİN KÖPRÜ  – 24 Ocak 2013
Samatya’da geçen ay Maritsa Küçük adlı yaşlı bir Ermeni kadının öldürülmesi, 4 yaşlı kadının dövülerek hastanelik edilmesinin ardından bir acı olay da dün akşam yaşandı. 86 yaşındaki S.A. evine girerken maskeli bir saldırgan tarafından öldüresiye darp edildi.
Kız kardeşinin evinden dönen S.A. tam evinin kapısını açtığı sırada yere itildi, yüzüne ve karnına tekme atıldı. Saldırgan, yaşlı kadının çantasını veya evdeki herhangi bir eşyayı çalmaya çalışmadan yaşlı kadını darp etmeye devam etti. Kimliği belirsiz saldırgan, üst kattaki komşuların aşağı inmesiyle olay yerinden kaçtı. Görgü tanıkları ise saldırganın 30-35 yaşlarında uzun boylu bir erkek olduğunu, S.A. eve gelene kadar apartmanın girişinde sigara içerek beklediğini ifade etti.
‘BU KADAR TESADÜF OLAMAZ’
Telefonla ulaştığımız S.A.’nın torunu K.E., ninesinin ameliyattan çıktığını, darbe nedeniyle içeri düşen göz merceğinin yerine takıldığını ancak görme yetisinin ne kadarını geri kazanabileceğinin bilinmediğini söyledi. Saldırının ardından cinayet masası ekibinin geldiğini ve inceleme yaptığını söyleyen K.E. son dönemde Samatya’da yaşananları ise şöyle değerlendirdi: “Samatya’da son dönemde 80 yaşın üzerindeki Ermeni kadınlara yapılan saldırılar çok vahim. Bunların hırsızlıkla, tesadüfle alakası olduğunu zannetmiyorum. Cemaat olarak da böyle düşünüyoruz, saldırıların hiçbirinde tek bir eşya bile çalınmamış, bu kadar tesadüf olamaz. Hırsızlık yapacak adam yaşlı kadını susturur hızlıca eşyayı alır kaçar. Bunlar bir kişinin tek başına yapabileceği bir şey değil. Bir örgüt olduğunu düşünüyorum, bir liste hazırlamışlar, kadınların yaşlarını, adreslerini, cinsiyetlerini, hangi saatlerde dışarıda olduklarını, çok misafiri olup olmadığını incelemişler ve buna göre saldırıyorlar gibi gözüküyor”.
ŞİMDİYE KADAR NASIL BULAMADILAR?
Devletin Hrant Dink cinayetinin arkasındaki örgütü bulamadığını hatırlatarak polisin soruşturmasından umutlu olup olmadığını sorduğumuzda ise K.E. umutlu olmak istediğini söyledi: “Bulacaklarına inanmak istiyorum. Eve gelen ekipler yerdeki sigara izmaritlerini bile aldı DNA incelemesinde bulunmak için. Ama önceki olayları da bu kadar detaylı inceledilerse şimdiye kadar nasıl bulamadılar anlamıyorum. Türkiye’de yaşadığımız için bazı şeyleri çok konuşmamak gerekiyor galiba”.
İHD EMNİYET İLE GÖRÜŞTÜ
Samatya’da üst üste gelen saldırıların ardından İnsan Hakları Derneği temsilcileri dün Samatya’nın bağlı olduğu Aksaray Emniyet Müdürlüğü’ne giderek yetkililerle görüştü. Yaklaşık bir saatlik görüşmenin ardından basına açıklama yapan İHD İstanbul Şube Başkanı Ümit Efe polisin olayı 7/24 soruşturduğunu öğrendiklerini söyledi. “Polis bu olayın kendilerini de aştığını, İstanbul Valiliği ile geniş kapsamlı bir soruşturma yürütüldüğünü söyledi. Ama bütün bu çabaya rağmen yeni bir şiddet olayını engelleyemediler. Bütün halkların kardeşçe yaşaması için Samatya’daki saldırıların takipçisi olacağız” diye konuşan Efe, emniyetin ‘failler açığa çıkmadan bu olayın örgütlü olduğunu söyleyemeyiz’ dediğini de aktardı. Efe, Cuma günü Samatya’daki saldırılarla ilgili daha kapsamlı bir rapor yayınlayacaklarını söyleyerek açıklamayı sonlandırdı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Üniversitelerin usulsüzlükleri milyonlarca liraya maloldu

45 MİLYON: RedHack’in bugüne kadar açıkladığı 12 belgede, kamunun 45 milyon TL zarara uğratıldığı yer alıyor. Bazı usulsüzlüklerin maliyeti hesaplanmadığı için gerçek rakam bundan çok daha fazla olabilir.

Redhack’in üniversitelerdeki usulsüzlüklere dair yayınladığı belgeler, halkın parasının ihaleler aracılığıyla özel şirketlere yedirildiğini, çalışanlara dağıtıldığını, ihmaller nedeniyle bozulan ekipmanlara harcandığını gözler önüne seriyor
ONUR EREM – 9 Ocak 2013
Redhack, YÖK’ün bilgisayar ağına sızarak ele geçirdiği belgeleri yayınlamaya devam ediyor. Redhack’in önceki gün açıkladığı açıkladığı belgelere göre ise Hacettepe Üniversitesi’ndeki usulsüzlük nedeniyle kamu milyonlarca lira zarara uğradı.
Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Rektörülüğü’nün emriyle Marubeni firmasından alınan 171 kalem ekipman ile ilgili sözleşme ve şartname hükümlerine uyulmadığı ve bu yüzden üniversitenin zarara uğratıldığı nedeniyle 30 Nisan 2012 tarihinde soruşturma başlatıldı.
Türkiye’ye tam donanımlı bir kanser merkezi kazandırarak yurt dışına gidişleri azaltmak ve bu konuda uzman açığını kapatmak amacıyla 39 milyon dolara yapılan ve 2012 yılında tamamlanan HÜ Onkoloji Hastanesi 2. Kısım Projesi için alınan bu ekipmanlarda üniversitenin nasıl zarara uğratıldığı soruşturma raporunda tek tek yer alıyor.
‘ARKADAŞLAR İMZA ATINCA BEN DE ATTIM’
İfadelere göre Marubeni’nin Türkiye temsilcisi olan İncekaralar yüklenici firması tarafından kurulan TRP6 adlı bir brakiterapi cihazının çalışması için gerekli olan Well-Type iyon odası eksikti. Oysa ortada uzmanların, cihazın kusursuz ve çalışır durumda olduğuna dair imzaladıkları belge vardı. Bunun üzerine o belgeyi imzalayan görevlilerle görüşen soruşturma kurulu ilginç bir bilgiye ulaştı: Bazı görevliler eksikliğin farkında olamayacaklarını, diğer görevliler de arkadaşları imzaladıkları için imzaladıklarını söylediler.
AÇIK HAVADA BEKLETİLEN KLİMA BOZULDU
Marubeni’den alınan 1.26 milyon avroluk hijyenik klima sistemi ise 2007’de hastaneye teslim edilmiş. Ancak 3 yıl boyunca park alanında, açık havada, uygun olmayan şartlarda bekletilen klimalar 2012 yılında inşaatın tamamlanmasının ardından kullanılmak istendiğinde, klimaların bozuk olduğu fark edildi. Cihazın üreticisi ve yetkili satıcısı da klimanın kar, yağmur ve güneş altında bekletildiği için hasar aldığını söyleyerek çalıştırmayı reddetti. Bunun üzerine Marubeni firması mahkemeye verildi. Ancak firmanın mahkemeye, HÜ İdari ve Mali İşler Daire Başkanı Nejat Ertürk tarafından yazılmış “cihaz uygun ortamda bekletilmiştir” yazısını vermesi üniversiteyi zor duruma düşürdü. Ertürk, brakiterapi cihazının teslimatı sırasında, kargo üzerinde “içindekiler” listesi olup olmadığını kontrol etmeyerek iyon odası olmayan cihazın teslim alınmasına yol açmıştı.
Hastanenin inşaat süreci ile ekipmanların satın alınması sürecinin paralel işlememesi nedeniyle bazı ekipmanların garanti sürelerinin daha montaj yapılmadan dolduğunu belirten rapor, klimanın tamir masrafının 500 bin TL olacağını ifade ediyor. Marubeni Türkiye Temsilcisi İncekaralar’ın klimaları dış ortamda korumak için proje hazırlattığı, sonradan maliyeti nedeniyle vazgeçtiği ve bunun yerine cihazları sadece naylon örtüyle kapladığı da raporun bir diğer bulgusu.
Raporun sonuç bölümünde ise klimaların zarar görmesi ve çalıştırılamadığı için hasta kabulü yapılamaması, şartnamede Marubeni’nin yapması gereken işlerin 14.2 milyon TL karşılığında Somut Limited Şirketi’ne yaptırılması nedeniyle aralarında eski rektörler Tunçalp Özgen ve Uğur Erdener’in de yer aldığı 11 kişinin kamu zararına yol açtığı ifadeleri yer alıyor. Yayınlanan belgelere göre Marubeni’den alınan ekipmanın toplam bedeli ise 12 milyon dolar.
Belgelere göre Hacettepe Üniversitesi Rektörü Murat Tuncer 30 Kasım 2012’de YÖK Başkanlığı’na yazdığı yazı ile üniversitenin eski rektörlerinden Uğur Erdener ve Tunçalp Özgen hakkında soruşturma açılmasını talep etti.
GAZİ ÜNİVERSİTESİ YANDAŞA ÇALIŞMIŞ
Gazi Üniversitesi’ne dair belgelerde ise Atatürk Orman Çitfliği’nden işyeri ve konut yapmak için aldığı arsada yapılan usulsüzlük dikkat çekiyor. İnşaat ihalesinin belediyeye ve iktidara yakın olan Kuzu İnşaat firmasına kaldığını, ihalede ilk olarak üniversitenin payının yüzde 42.6 olmasına rağmen şirketin kârını arttırmak için üniversitenin payının yüzde 40’a düşürülmeye çalışıldığı, bütün bunların eski rektör Kadri Yamaç tarafından görev süresinin bitmesinden hemen önce apar topar yapıldığı soruşturma rapordaki önemli bilgiler arasında. Bölgede kat karşılığı yapılan binalarda mülk sahibinin oranının ortalama yüzde 60 olması, Kuzu İnşaat’ın payının neden bu kadar yüksek olduğu sorusunu akla getiriyor.
GİRESUN’DA FİRMA ÖNCEDEN BELLİ
Redhack’in Giresun Üniversitesi ile ilgili belgelerinde, Laboratuvar Kurulumu Projesi kapsamında 83 kalem makine ve teçhizat alınması için 2.832.000 TL’lik ödenek verildiği, ancak bu ödeneğin sadece 9 kalem için kullanıldığı, bir cihaza ise kurulumu gerçekleşmemesine rağmen 664.340 TL ödendiği yer alıyor. Makine ve teçhizatın alımı için öğretim üyeleri tarafından hazırlanan teknik şartnamedeki maddeler ile firmalar tarafından sunulan teknik şartnamelerdeki maddelerin bire bir aynı olması ihaleyi alacak olan firmanın önceden belirlendiğini ortaya çıkarttı.
ULUDAĞ, TEMİZLİK FİRMALARINI ZENGİN ETTİ
Uludağ Üniversitesi, temizlik firmalarıyla fahiş bir fiyattan anlaşarak 12 milyon TL’lik kamu zararına yol açtı. Konuya dair soruşturmayı yürütenlerin hazırladığı raporlar, firmalara ödenen paranın normalde ödenmesi gereken miktarın yaklaşık iki katı olduğunu ifade ediyor.
Uludağ Üniversitesi’nin eski rektörü Mustafa Yurttkuran, öğrenci harçları ve personel maaşları karşılığında Garanti Bankası’ndan aldığı promosyon ücretini, üniversiteye değil üniversite vakfına aktarırken paranın burada birçok başlıkta kullanıldığı ve üniversitenin zarara uğratıldığı da Redhack belgelerinde yer alıyor. Bu kapsamdan vakfa aktarılan para ise 535 bin TL.
KASTAMONU’DA SAHTE DİPLOMALI BAŞKAN
Kastamonu Üniversitesi’nde ise sahte diploma soruşturması konuşuluyor. Üniversite rektörünün de suçlandığı soruşturmada, sahte diplomalı Cuma Aydın adlı kişi önce akademisyen olarak atanırken, daha sonra meslek yüksek okuluna Bilgisayar Teknolojileri Bölüm Başkanı yapıldı. Hiçbir inceleme yapılmadan akademisyen olarak atanan üstüne bir de bölüm başkanı yapılan Kastamonu Üniversitesi yönetimi ve rektörlüğü ise bu konuda suçlarının olmadığını ileri sürdü.
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ’NDE 4.5 MİLYON DOLARLIK ZARAR
RedHack’in yayınladığı bir diğer belge ise Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Mustafa Yalçın Kekeç’in iddialarını konu alıyor. İddiaya göre İslam Kalkınma Bankası’ndan alınan 8.9 milyon dolarlık kredi ile gerçekleştirilen usulsüz ihale sonucunda üniversiteye eksik ve bozuk ekipman satın alındı. Üniversite bu usulsüzlük nedeniyle 4.5 milyon dolar zarara uğradı. Konu mahkemeye taşındığında ise eski rektörler Alper Akınoğlu ile Behnan Alper cihazların bozuk olmadığını beyan etti ve dava düştü. Bunun ardından YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a 3 defa mektup yollayarak eski rektörler hakkında soruşturma açılmasını talep eden Kekeç YÖK tarafından dikkate alınmadı.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın