RedHack YÖK’ü salladı

RedHack önceki gece YÖK’ün internet siteni hackleyerek 60 bin belgeyi ele geçirdi. Kızıl Hacker’ların yayınladığı belgeler, İstanbul Üniversitesi’nden Haccettepe’ye kadar çok sayıda kurumun yolsuzluğunu gözler önüne seriyor
ONUR EREM – 08.01.2013
Halk için hack sloganıyla bugüne kadar çok sayıda devlet kurumunun internet sitesini hackleyerek yolsuzluk belgeleri yayınlayan hacker grubu RedHack, önceki gece Yüksek Öğretim Kurumu sistemine düzenlediği saldırı ile elde ettiği belgeleri yayınlamaya başladı.
GEREKÇE YÖK’ÜN ODTÜ’YE TAVRI
YÖK’ün Elektronik Paylaşım Sistemi ebys.yok.gov.tr sitesinin şifrelerini kıran Redhack 60 binden fazla belge ele geçirdiğini duyurdu. YÖK’ün ODTÜ’ye yönelik tavrını protesto etmek amacıyla saldırı yaptıklarını açıklayan RedHack, ele geçirdiği belgeleri Twitter üzerinden yayınlamaya başladı.
Kızıl Hackerlar, ilk olarak Kastamonu, Hacettepe, Giresun, Gazi, Uludağ ve İstanbul Üniversiteleri’ne dair belgeler yayınladı. İşte o belgelerde yer alan önemli bilgiler:
İÜ, GELİRİ BAĞIŞ DİYE GÖSTERMİŞ
Ziraat Bankası ile protokol imzalayan İstanbul Üniversitesi (İÜ), kamu kaynaklarını Ziraat Bankası’nda tutma karşılığında 3 yıl boyunca bazı harcamalarını bankaya ödetti. Protokolün ilk halinde bu harcamaların sınırı 4,25 milyon TL olarak belirlenirken protokole yapılan güncelleme ile bu sınır kaldırıldı.
Sayıştay, İÜ’nün 100 milyon TL tutarındaki parasını Ziraat Bankası’nın vadesiz hesaplarında tutması karşılığında bankanın 323 bin TL değerindeki bir BMW ile 431 bin TL değerindeki 6 adet Volkswagen Passat’ı üniversite vakfına verdiğini tespit etti.
Konuyu inceleyen Sayıştay, bankaya ödetilen bu harcamaların üniversite tarafından bağış olarak gösterildiğini, ancak YÖK Kanunu’na göre bankanın ödediği paraların bütçe geliri olarak gösterilmesi gerektiğine karar verdi. Bu kararın arkasındaki gerekçe ise karşılanan harcamaların ve satın alınan araçların doğrudan bağış olmaması, üniversitenin parasını bankada tutması karşılığında alınmasıydı.
OTOPARK GELİRLERİ BÜTÇEYE AKTARILMADI
Sayıştay raporunda İÜ’nün Çapa ve Cerrahpaşa Tıp Fakülteleri’ndeki otoparkları İÜ Sosyal Tesis İşletmesi ile işlettiği, YÖK Kanunu’na göre bu kurumun otopark işletme yetkisi olmadığını, kurumun İstanbul Üniversitesi’ne otopark kullanımı için kira ödemediğini ve buradan elde edilen gelirlerin bütçeye aktarılmadığını tespit etti. Sayıştay, bu yolsuzluklardan ötürü devletin yaşayacağı gelir kaybını üniversite yöneticilerinin sorumlu olduğunu belirtti.
1480 ADET PROMOSYON
RedHack’in belgelerinde valilere, belediye başkanlarına ve diğer önemli isimlere dağıtılan promosyonlar da gözüküyor. Listede 2009 yılında 70 adet fincan takımı, 196 adet çanta, 337 adet cüzdan, 576 adet kravat, 301 adet fular dağıtıldığı yazıyor .
FIRAT ÜNİVERSİTESİ’NDE KAYIP 162 BİN TL
RedHack’in Fırat Üniversitesi ile ilgili açıkladığı belgelerde de büyük usulsüzlükler dikkat çekiyor. Belgelere göre Fırat Üniversitesi’nin 2008, 2009 ve Nisan 2012’de Vakıfbank ile imzaladığı protokol sonucunda bankadan 500 bin TL değerinde Audi A8 Long 3.0 model araç ve 832 bin TL promosyon almasının kararlaştırıldığı. Haziran ayındaki rektörlük seçimlerinde rektörün değişmesinin ardından üniversitenin iç denetim birimlerince yapılan incelemelerde, eski rektör Feyzi Bingöl’ün bu protokol ile üniversiteyi zarara uğrattığı tespit edildi.
İç denetçilerin Ekim ayında hazırladığı raporda protokollerden birinin sonunda üniversitenin 193 bin TL alması gerekirken muhasebe kayıtlarında sadece 31 bin TL’lik gelir gözüktüğü, bunun da faiz geliri olarak işlendiği yer alıyor. Toplamda 832 bin TL olması gereken promosyona dair üniversite kayıtlarında bir bilgiye ulaşılamadı. Protokolün sona ermesine rağmen Vakıfbank’ın harç tahsilatına devam etmesi de başka bir usulsüzlük olarak raporda yer alıyor.
Raporda, Vakıfbank’ın üniversiteye Audi A8 araç aldığını, bahar şenliği ücretlerinin karşılandığını ve 477 bin TL tutarında para aktardığını açıklamasına rağmen, üniversitenin muhasebe kayıtlarına sadece hibe edilen aracın işlendiğine dikkat çekiliyor.
1.8 MİLYON TL’LİK ZARAR
Audi A8 aracın Taşık Kanunu’na aykırı bir şekilde hibe edildiğini anlatan rapora göre, aracın trafik tescil işleminin yapılıp yapılamadığının tespit bile edilemedi. Ayrıca 2011 yılında üniversitenin parasının vadeli hesap yerine vadesiz hesapta tutulması nedeniyle üniversitenin 1.8 milyon TL’lik zarara uğradığı belirtildi. Raporu hazırlayan uzmanlar, “paralar vadeli hesapta değerlendirilmeliydi” yorumunda bulunuyorlar.
14 Kasım 2012’de hazırlanan bir diğer raporda ise Vakıfbank’ın üniversiteye 2. İktisat Tarihi Kongresi’nin masraflarını karşılamak üzere 41 bin TL gönderdiği, ancak muhasebede bu harcamalara dair kayıt bulunmadığı yer alıyor ve uygulamalarda mevzuata aykırılık nedeniyle soruşturma açılması öneriliyor.
Bu rapordan 5 gün sonra, yeni rektör Kutbeddin Demirdağ, eski rektör hakkında soruşturulma başlatılması için  YÖK Yönetim Kurulu Başkanlığı’na bir yazı gönderdi.

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

1 trilyon dolarlık bozuk para!

BORÇLANMA TAVANININ SINIRINA YAKLAŞAN ABD İŞİ KURNAZLIĞA VURDU
https://i0.wp.com/api.app.theweek.com/sites/app.theweek.com_prod/files/1221_TP.Coin_.jpgABD’nin her yıl Kongre’de ‘borç tavanı’ krizi yaşamasına çözüm arayan uzmanlar Hazine’nin ‘hatıra para’ basması için çıkartılan yasayı kullanarak 1 trilyon dolar değerinde bir adet madeni para basmasını, bunu Merkez Bankası’na yatırarak borçlarını ödemesini öneriyor

ONUR EREM

ABD’li ekonomistler, her yıl Kongre’de yaşanan borç tavanı tartışmalarına radikal bir çözüm önerisi getirdi: Platinden yapılmış bir adet 1 trilyon dolarlık madeni para basmak! Bu absürt fikri daha iyi anlamak için önce borç tavanının ne olduğuna bakalım:
BORÇ TAVANI NEDİR?
ABD yasalarına göre federal hükümetin toplam borcu için bir üst limit belirlenmek zorunda. Bu limite ise Kongre karar veriyor. Federal hükümet artan harcamalarını karşılama amacıyla borçlanmak istediği zaman her seferinde Kongre’nin borç tavanını arttırması için uzlaşmasını beklemek zorunda kalıyor. Ekonomistlere göre eğer gelecekte bir gün borç tavanı arttırılmazsa ABD borçlarını ödeyemez hale gelir ve bu büyüklükte bir ülkenin temerrüde düşmesi dünya çapında büyük bir ekonomik krizi tetikler.
Kongre’de Cumhuriyetçiler, ABD Başkanı Barack Obama’nın borç tavanını arttırmak zorunda olduğunu bildiğinden, bu kararı çıkarmak için Obama’ya belirli şartlar (zenginlerin vergilerinin azaltılması gibi) koşuyorlar. Obama ise Cumhuriyetçilerin devletin batmasına yol açmanın sorumluluğunu alamayacağını bildiğinden, taviz vermeden son dakikaya kadar pazarlık sürdürüyor. Özellikle son yıllarda pazarlıklar, yasal sürenin son anlarında sonuçlanıyor. Bu yüzden dünya piyasaları sürekli olarak ABD’nin borçlarını ödeyemeyecek duruma düşmesi riskini yaşıyorlar.
BORÇ NASIL ÖDENİYOR?
https://i0.wp.com/dcxposed.com/wp-content/uploads/2013/01/1-trillion-platinum-coin.jpgABD hükümetinin harcamalarını yaptığı Hazine Müsteşarlığı’nın ABD Merkez Bankası Fed’de banka hesabı bulunuyor. Hükümet bir harcama yaptığı zaman parayı Fed’deki banka hesabı aracılığıyla ödüyor.
Hazine Müsteşarlığı’nın istediği gibi nakit para basma yetkisi yok, Fed’in belirlediği para arzına uymak zorunda. Bu yüzden hükümet para basarak borçlarını ödeyemiyor ve borcunu ödemek için yeni borç almak zorunda kalıyor. Ancak yasalarda bugüne kadar kimsenin fark etmediği bir boşluk var. Hazine’nin para basma yetkisini düzenleyen maddelerden biri şöyle diyor: Hazine platin madeni para basabilir, bu paraya istediği özelliği, tasarımı verebilir; istediği kadar basabilir ve istediği değeri biçebilir.

‘HATIRA PARASI’ CAN SİMİDİ OLDU
Normalde özel olayların anısına hatıra para basılabilmesi için yazılan bu madde, ABD’nin gelecekteki kurtarıcısı olabilir: Ekonomistler Hazine’nin bu maddeye dayanarak 1 trilyon dolar değerinde madeni para basmasını, böylece borç limitini arttırmadan borçlarını ödemesini öneriyor.
İTİRAZLAR VE YANITLAR
Hazine’nin trilyon dolarlık madeni para basması fikrine itiraz edenler de var. Bu konudaki en büyük iki itiraz, hiperenflasyon yaratma ve doların değerini düşürme riski. Ancak Business https://i0.wp.com/taxvox.taxpolicycenter.org/wordpress/wp-content/uploads/platinum_coin.jpgInsider Editörü ekonomist Joe Weisenthal’a göre böyle bir risk yok, çünkü hükümet büyük miktarlarda para basıp bunu borçlarını ödemek için kullanmayacak. Aksine, bu para ile federal hükümetin daha fazla borçlanması sağlanırken borç tavanı da aşılmamış olacak. Weisenthal, az miktarda enflasyon artışına neden olma ihtimalini göz ardı etmese de FED’in elindeki finansal enstrümanların bu artışı nötrleyecek kapasiteye sahip olduğunu savunuyor. Aynı şekilde, para doğrudan ekonomiye enjekte edilmediği için doların değerini azaltma ihtimali de yok. Uygulamanın yasalardaki boşlukları kullandığı için ilk başta “aptalca” gözüktüğünü söyleyen Weisenthal “ama ABD’yi daha aptalca bir duruma sokan borç tavanı tartışmaları yüzünden bu uygulamayı artık hayata geçirmeliyiz.”
KRUGMAN: BASALIM AMA DİKKATLİ OLALIM
Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman da New York Times’a yazdığı yazısında şartların hükümeti trilyon dolarlık madeni paraya zorladığını söylüyor. “Bu parayı basma fikri absürt ama dünyanın en büyük ekonomisinin her yıl borç tavanı gibi saçma bir kriz yaşaması daha absürt” diyen Krugman, bu uygulamanın ekonomiye etkisinin parasal genişleme (Fed’in özel sektörden tahvil alıp, piyasaya para sürmesi) politikalarıyla aynı olacağını ve şu anki ekonomik koşullarda enflasyona neden olmayacağını söylüyor. Ancak Krugman’ın dikkat çektiği bir nokta var: “Şu an bu uygulama devletin başka bir devlet kuruluşuna borçlanması olarak gözükebilir. Ancak bir gün bu ekonomik kriz bittiğinde bu uygulamanın enflasyona yol açan etkilerini görmeye başlayacağız. O zaman piyasaya enjekte edilen bu parayı geri çekmek için uğraşmak gerekecek. Hükümet bu yöntemi kullanarak borçlanırken çok dikkatli olmalı. Sonuçta bu borç hepimizin, ABD halkının borcu”.

Haber içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ekonomik büyüme halkın zenginleştiği anlamına gelmiyor

RÜZGARLAR KENTİNDEN GÖKDELENLER KENTİNE: BAKÜ

Bir yanda Avrupa’nın en başarılı mimarlarının yaptığı gösterişli binalar, öbür yanda yüzde 40’ı yoksulluk sınırı altında yaşayan bir halk. İşte Bakü’nün büyük dönüşümü

NICOLA ZOLIN | BirGün için çeviren: ONUR EREM

Eski çağlarda rüzgarlar kenti denen Azerbaycan’ın başkenti Bakü için günümüzde de rüzgar hızıyla değişen kent diyebiliriz. 10 yıl önce Bakü’ye yolu düşenler bugün kente tekrar gelseler muhtemelen bambaşka bir yere geldiklerini düşünürler.
Marco Polo Bakü’den geçerken şu satırları yazmıştı: “Gürcistan sınırına yakın bir noktada akan bir yağ nehri var. O kadar çok akıyor ki aynı anda 100 geminin ambarını doldurmaya yeter. Ama bu yağ, yenilebilecek türden bir yağ değil – daha çok yakmak için kullanılabilecek bir yağ. Aynı zamanda kaşıntıya ve uyuza karşı merhem niyetine kullanılır. Bu yağdan almak için çok uzak mesafelerden insanlar gelir, nehrin çevresindeki her yer yakacak olarak sadece bu yağı kullanır.”

Fotoğraf: Nicola Zolin

Fotoğraf: Nicola Zolin

DÜNYANIN İLK PETROL SONDAJI
Bakü’nün inanılmaz bir hızda büyümesinin yolunu açan da Marco Polo’nun ‘yağ’ dediği bu petroldür. 1848’de dünyanın ilk petrol sondajının yapıldığı yer olan Bakü, 20. yüzyıl başında dünyanın petrol tüketiminin yarısını karşılıyordu.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden 1991 yılında ayrıldıktan sonra 2 yıl boyunca Ermenistan ile Dağlık Karabağ bölgesinin hakimiyeti için savaşan Azerbaycan’ın başkanlığına eski SSCB Başbakan Yardımcısı Haydar Aliyev geldi. Uluslararası yatırımcıları ülkeye çeken Aliyev petrol endüstrisine milyarlarca dolar yatırım yapılmasını sağladı.

Petrolden gelen para Bakü’nün çehresini değiştirdi. Özellikle 2005 yılında 1760 kilometrelik Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının açılmasıyla birlikte ülkenin petrol geliri de arttı. Gürcistan üzerinden Türkiye’ye gelen bu hat, İran ve Rusya’yı by-pass ederken Ermenistan’ı da izole ediyordu.

Petrol gelirlerinin artmasıyla birlikte Hazar Denizi kıyısında etkileyici binalar ve kentsel yapılar inşa edildi. Meclisin olduğu tepenin yakınlarında yükselen Alev Kuleleri, yan yana yükselen alevleri andırırken geceleri de LED ışıklarla bazen Azerbaycan bayrağının rengine bürünüyor bazen de alev animasyonu gösteriyor. Kent merkezinde, eski komünist rejimle özdeşleşmiş toplu konutlar yerlerini Avrupa’nın en iyi mimarları tarafından yapılan gökdelenlere bırakıyor.

‘KARA KENT’TEN ‘AK KENT’E

Şehrin, petrol rafinerilerinin kirliliği nedeniyle “Kara Kent” olarak adlandırılan bölgesi, ultramodern binalarla donatılan bir “Ak Kent”e dönüşürken, Bakü’nün gösterişli tarihi bölgesini banliyölere bağlayan gerçek bir metropol haline geldi. Böylece Bakü, 9.5 milyonluk Azerbaycan nüfusunun dörtte birinden fazlasına ev sahipliği yapmaya başladı.

İnşaatının 2019'da bitmesi hedeflenen Azerbaycan Kulesi, 1050 metrelik yüksekliği ile dünyanın en yüksek binası unvanını alacak.

İnşaatının 2019’da bitmesi hedeflenen Azerbaycan Kulesi, 1050 metrelik yüksekliği ile dünyanın en yüksek binası unvanını alacak.

Geleceğe dair planlar daha da iddialı. Zira Adası Projesi ile Zira’yı fütüristik tasarımlı, çevreye zarar vermeyen, karbon ayak izi küçük olan bir eko-topluluğa dönüştürmeyi hedefliyor. Bakü’nün 25 km. güneyinde ise başka bir inşaat sürüyor. Hazar Denizi’nde inşası süren yapay adaların 2020 ile 2025 arasında bitmesi hedefleniyor. “Yeni Venedik” de denen bu kentin 50 hastane, 150 okul, parklar, alış veriş merkezleri, kolej kampüsleri ve hatta Formula 1 pisti ile 1 milyon insana ev sahipliği yapması bekleniyor. 2019’da inşası bitmesi hedeflenen Azerbaycan Kulesi adlı gökdelenin ise 1050 m ile Dubai’deki Burj Halife binasından yüzde 30 daha uzun olması hedefleniyor.

HALKIN YOKSULLUĞU BAKİ
Ancak Azerbaycan’a petrol satışı ile giren para halkın yaşan koşullarını çok az etkiledi. Bakü’de yaşamak, batı Avrupa ülkelerinde yaşamak kadar pahalı olmasına rağmen halkın ortalama geliri 350 avro (yaklaşık 850 lira). Göz kamaştıran kent merkezinin uzağındaki kırsal bölgelerde de yoksulluk hakim. Halkın yüzde 40’ı yoksulluk sınırı altında yaşarken zenginle yoksul arasında uçurum her geçen gün artıyor. Petrol endüstrisi nedeniyle ülkede başka bir endüstrinin gelişememesi de başka bir ekonomik sorun.
1990’larda dünyanın en çok yolsuzluk olan ülkelerinden biri haline gelen Azerbaycan bu özelliğinden hâlâ kurtulabilmiş değil. Gorbaçov döneminde Pravda gazetesi tarafından yolsuzlukla suçlanan Haydar Aliyev’in oğlu İlham Aliyev de aynı yolda ilerliyor. 2003’te göreve gelen İlham aynı otoriterlikle ülkesini yönetmeye devam ediyor.
Azerbaycan’da rüşvet için kullanılan terim “hürmet”. Sağlıktan siyasete, iş dünyasından eğitime kadar her alana sirayet eden hürmetin toplumdaki yaygınlığı şaşırtıcı. Üniversitelerdeki hocalar bile öğrencilerine iyi not vermek için hürmet talep ediyor. Transparency International’ın 2012 yolsuzluk endeksinde ülkenin Nepal, Pakistan ve Nijerya ile birlikte 176 ülke arasında en kötü 139. olması ülkedeki yolsuzluğun yaygınlığını anlamamız için önemli.

İNSAN HAKLARINDA SON SIRALARDA
Geçen yıl 10 Aralık’taki Dünya İnsan Hakları Günü’nde hükümet karşıtı grupların barışçıl eylemleri bile polis şiddetiyle bastırılmış, eylemin düzenlendiği meydan birkaç dakika içinde eylemcilerden “temizlenmişti”. Uluslararası Af Örgütü’ne göre Azerbaycan hükümeti barışçıl eylemleri bile suç haline getirerek insan hakları alanındaki örgütlenmelerin önüne geçiyor. İnternet televizyonu Kanal 13’ün muhabirine göre “hükümet haber içeriklerini kontrol ettiği için protesto haberleri hiçbir zaman televizyona giremiyor”. Bu nedenle Azerbaycan, Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün hazırladığı Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 162. sırada bulunuyor. İnternet üzerindeki sansür ise televizyondakinden daha büyük.
Bütün bunlar bize tekrar gösteriyor: Ekonomik büyüme ve gösterişli kentler inşa edebilmek, halkın zenginleştiği ve özgürleştiği anlamına gelmiyor.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Bizi susturmaya çalışanlara inat, buradayız, ayaktayız!

YOLDAŞ MARCOS’TAN MESAJ VAR

Meksika’nın Chiapas bölgesinde halkın özyönetimini sağlayan Zapatistaların liderlerinden Subcomandante Marcos, yayınladığı bildiri ile dünya haklarına seslendi ve yeni bir döneme girdiklerini duyurdu

marcos2 Yazan: SUBCOMANDANTE MARCOS
BirGün için çeviren: ONUR EREM

Meksika halkına:
Dünya halkları ve hükümetlerine:
Kardeşler! Yoldaşlar!
21 Aralık 2012 sabahında, on binlerce yerli Zapatista harekete geçti. Barışçıl ve sessiz bir şekilde Meksika’nın güneydoğu bölgesinde yer alan Chiapas’ta yer alan beş merkez kenti ele geçirdi. Bunlar Palenque, Altamirano, Las Margaritas, Ocosingo ve San Cristóbal de la Casas kentleriydi. Bu kentlerde size ve kendimize baktık sessizce.
Bizim mesajımız bir istifa mesajı değildir. Savaş, ölüm veya yıkım mesajı da değildir. Bizim mesajımız, mücadele ve direniş mesajıdır.
Medya darbesi federal yürütme organına hiç de gizli olmayan bir cehalet yüklediği için kendimizi görünür kılmak, bir yere gitmediğimizi göstermek istedik.
BİZ OLMASAK DA BAŞARISIZLIĞA MAHKUMLAR
zapa16 yıl önce, siyasal ve entelektüel sınıfın bir bölümü, yenilgilerinin sorumluluğunu yükleyecek bir günah keçisi arıyordu. Bizse o dönemde kentlerde ve topluluklarımızda adalet için mücadele ediyorduk. Önce bize iftira attılar, sonra da bizi susturmak istediler.
Yıkımlarını getirecek tohumları kendi içlerinde taşıdıklarını görmekten acizken bizi yalanlarla ve iftiralarla yok etmeye çalıştılar.
6 yıl sonra net olan iki şey var:
1- Onların başarısız olmak için bize ihtiyaçları yok.
2- Bizim de hayatta kalmak için onlara ihtiyacımız yok.
Yelpazenin hangi tarafında olursa olsun bütün medya kuruluşlarının sizi inandırmak istediğinin aksine, biz hiçbir zaman bir yere gitmedik, hep buradaydık. Ve şimdi, yerli Zapatistalar olarak yeniden diriliyoruz.
Aradan geçen bu yıllarda yaşam koşullarımızı belirgin bir şekilde iyileştirdik ve güçlendik. Durumumuz, Meksika hükümetini destekleyen ve onların yardımıyla ayakta duran yerli toplulukların durumundan çok daha iyi. Zaten hükümetin onlara tek yardımı alkol ve işe yaramaz eşyalarla dolu koliler yollamak.
Yuvalarımızı daha iyi hale getirirken, doğaya zarar vermeyen, uyumlu yollar inşa ettik.
ONURLU BİR HAYAT İNŞA ETTİK
Eskiden toprak ağalarının ineklerini besleyen topraklarda şimdi sofralarımızı zenginleştiren fasulye, mısır ve sebze yetiştiriyoruz. Yaptığımız işten çifte haz alıyoruz: Hem onurlu bir hayat sürüyor, hem de topluluklarımızın kolektif bir şekilde gelişmesini, büyümesini sağlıyoruz.
zapa2Çocuklarımız kendi tarihlerinin yanı sıra ülke tarihi ve dünya tarihini de öğrendikleri okullarda okuyor. Çocuklarımız yerliliklerini kaybetmeden en iyi şekilde yetişecekleri bilim ve teknik eğitimi alıyor.
Yerli Zapatista kadınları birer mal gibi alınıp satılmıyor. Hastane, klinik ve laboratuvarlarımıza Zapatistalar dışında insanlar da geliyor, çünkü hükümetin hastanelerinde ne ilaç, ne ekipman, ne de yeterliliğe sahip eleman var.
Kültürümüz izole olmanın çok ötesinde, Meksika halkları ve dünya halklarıyla etkileşime girerek zenginleşiyor. Kendimizi yönetiyoruz ve süreç içinde her zaman çatışmak yerine anlaşmaya öncelik veriyoruz.
Bütün bunları bir hükümet, siyasal sınıf veya medyaya sahip olmadan, her türlü saldırıya maruz kalırken başardık. Bir kere daha kim olduğumuzu gösterdik. Sessizliğimizle kendimizi var ettik.
Şimdi, size söz veriyor ve duyuruyoruz:
1- Ülkedeki yerli halklarla temas alanımız olan Ulusal Yerli Kongresine katılımımızı bir kere daha teyit ediyoruz.
2- 2005’te yaptığımız Altıncı Lacandón Cengeli Deklarasyonu’na bağlı yoldaşlarımızla tekrardan iletişim kuracak, fikir alışverişinde bulunacağız.
3- Ortaya çıkan ve çıkacak toplumsal hareketlerle köprü kurmak için çabalayacağız. Bu çabamızın amacı o hareketleri yönlendirmek veya ayaklarını kaydırmak değil. Aksine, onlardan öğrenmek. Tarihlerinden, yollarından ve kaderlerinden dersler çıkarmak.

zapa6
4- Sıradan ve mütevazi halkın ihtiyaçlarını, arzularını göz ardı ederek büyüyen Meksika’nın tüm siyasal sınıfına eleştirel uzaklıkta durmaya devam edeceğiz.
5- Kötü yönetim sergileyen federal, devlet, yerel hükümetlere; yasama, yürütme ve yargıya şunları söylüyoruz:
Siyasal yelpazede yer alan istisnasız her partiden ait kötü hükümetler bizi yok etmek, satın almak, pes ettirmek ve teslim almak için her şeyi yaptılar. Kurumsal Devrimci Parti, Milli Hareket Partisi, Demokratik Devrim Partisi, Meksika’nın Çevreci Yeşil Partisi, İşçi Partisi ve Halk Hareketi Partisi bize askeri, siyasal, toplumsal ve ideolojik savaş açtılar. Ana akım medya bizi fırsatçı ve alçak yalanlarla, aldatıcı suçlamalarla yok etmeye çalıştı. Hizmet ettikleri, ceplerini dolduran elitler yerlerini yeni gruplara bıraktı. Ama unutmasınlar ki bu yeni patronları da öncekiler gibi geçicidir.
21 Aralık 2012’de aşikâr olduğu gibi, hepsi başarısızlığa mahkum.
Artık federal hükümetin, yasama, yürütme ve yargının karar vermesi lazım: Medyanın sakarca inşa ettiği uydurma simülasyonlardan başka bir sonuç vermeyen kontrgerilla politikalarına mı devam edecekler, yoksa Federal Hükümet’in 1996’da imzaladığı San Andrés Uzlaşısı’nda belirtilen yerlilerin hakları ve kültürlerini anayasal seviyede güvence altına alma sözlerini mi tutacaklar?
ARTIK KARAR VERİN!
Devlet yönetiminin karar vermesi lazım: Öncüllerinin haysiyetsiz, rezil stratejilerine yolsuzluk ve yalanlar ekleyerek, Chiapas halkının parasını kendilerinin ve yandaşlarının ceplerini doldurmak için kullanarak, medyadaki kalemleri utanmadan satın alarak, Chiapas halkını polis ve paramiliter güçlerle yoksulluğa iterek Zapatista topluluklarının örgütsel ilerleyişini durdurmaya mı çabalayacaklar; yoksa gerçeğin ve hakikatin peşinden gidip varlığımıza saygı göstererek Chiapas’taki Zapatista bölgesinde gelişmekte olan yeni toplumsal yapıya saygı mı gösterecekler? Chiapas’ta açmakta olan çiçeğin, dünyadaki tüm erdemli insanların dikkatini çektiğini kabullenecekler mi?
Yerel yönetimlerin karar vermesi lazım: Zapatista karşıtı örgütlerin kuyruklu yalanlarına inanarak topluluklarımıza zarar vermek ve bize saldırmak için mi uğraşacaklar, yoksa buna harcayacakları parayı insanların yaşam koşullarını düzeltmek için mi kullanacaklar?
Meksika halklarının karar vermesi lazım: Bizi düşmanları olarak algılayıp işkencecilerimizle ittifak kurarak, hepimizi etkileyen devletin yolsuzlukları ve sahtekarlıklarına duydukları tepkiyi günah keçisi ilan ettikleri Zapatistalara mı yansıtacaklar; yoksa başka bir siyaset yönteminin mümkün olduğunu gösterdiğimizi kabullenecekler mi?

zapa5 6- EZLN (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) önümüzdeki günlerde Altıncı ve Uluslararası Komisyonları aracılığıyla bir dizi barışçıl ve sivil insiyatif başlatarak Merksika’nın ve kıtanın diğer yerli halklarıyla birlikte yürümeye devam edecek. Meksika’da ve dünyada sol mücadele ve direniş içinde yer alanlarla dayanışmaya devam edecek.

* * *

Kardeşler! Yoldaşlar!
Geçmişte dürüst ve mert medyanın ilgisini çekme şansımız olmuştu. Onlara takdirimizi her zaman sunmuştuk. Ancak son dönemdeki davranışlarıyla, tamamen değiştiklerini gösterdiler.
Bizim sadece medya aracılığıyla var olan şişirilmiş bir balon olduğumuzu iddia edenler, bizi yalanlarla kuşatarak, sessizliğe mahkum ederek yok olacağımızı düşünenler yanıldılar.
AYAKTA KALMAK İÇİN MEDYAYA İHTİYACIMIZ YOK
Kameraların, mikrofonların, kalemlerin, kulakların ve gözlerin olmadığı zamanlarda baki kaldık.
Bizi suçladılar, ayakta kaldık.
Bizi susturdular, ayakta kaldık.
Ve şimdi, burada varlığımızı tekrar gösteriyoruz.

zapa4

İspatladığımız gibi, yolumuz medya etkisine bağımlı değil. Aksine, dünyayı tüm parçalarıyla birlikte kavramaya, adımlarımıza yol gösteren yerli bilgeliğe, ezilmişlerin ve solun mücadelesine sadığız.
Bugünden itibaren sözlerimizi daha dikkatle seçeceğiz. İstisnai durumlar hariç, söylediklerimizi sadece bizimle birlikte yürüyenler, medya trendlerine ve akımlara teslim olmadan yürümeye devam edenler anlayabilecek.
Hatalarımız olsa da, zorluklarla karşılaşsak da, artık burada başka bir politika hayali gerçeğe dönüştü. Bundan sonra sadece az, çok az sayıda insan bunu bilme ve doğrudan öğrenme ayrıcalığına sahip olacak.
19 yıl önce, onların kentlerini ateş ve kanla ele geçirerek sürpriz yapmıştık. Bugün silah, ölüm veya yıkım olmadan bunu tekrar gerçekleştirdik.
Böylece kendimizi, yönettikleri insanlara ölümden başka bir şey getirmemiş ve getirmemeye devam eden yönetimlerden farklılaştırdık.
Biz 500 yıl önce de aynıydık, 44 yıl önce de, 30 önce de, 20 yıl önce de, birkaç gün önce de.
Biz Zapatistalarız! Ülkenin son köşesinde yaşayan, mücadele eden ve ölenleriz. Teslim olmayan, kendini satmayan, pes etmeyenleriz.

* * *

Kardeşler! Yoldaşlar! Biz Zapatistalarız, selamımız ve sevgimiz size. Biz Zapatistalarız ve sizi kucaklıyoruz.
DEMOKRASİ!
ÖZGÜRLÜK!
ADALET!
Meksika’nın Güneydoğusundaki dağlardan,
Yerlilerin Gizli Devrimci Komitesi – Zapatista Ulusal Özgürlük Ordusu Genel Komutanlığı adına,
Asi Subcamandante Marcos
Aralık 2012 – Ocak 2013

NE OLMUŞTU?
Bir buçuk yıldır medyada sesleri hiç duyulmayan Zapatistalar 21 Aralık 2012’de, 1994’teki kitlesel yürüyüşlerinden beri en büyük eylemini gerçekleştirdi. Böyle bir eylem gerçekleştirileceğinden kimsenin haberi yoktu.
zapa3On binlerce Zapatista yüzlerine taktıkları kar maskeleriyle hiçbir toplu taşıma kullanmadan uzak dağlardaki köylerinden kentlere yürüdü. Yağmur ve soğuğa aldırmayan kitlenin içinde yaşlılar, kadınlar ve çocuklar da vardı. Sayıları, kentlerin bütün sokaklarını doldurmaya yetecek kadar çoktu. Yürüyüşün en büyük özelliği, kendilerini susturmaya çalışanları protesto etmek amacıyla tamamen sessiz, slogansız yapılmasıydı. Eylem sonunda bir açıklama yapmayan Zapatistalar, eylemin kendisinin bir açıklama olduğunu söyledi. EZLN lideri Marcos ise “Duydunuz mu? Bu ses, çökmekte olan dünyanızın sesi. Bizim dünyamızın geri geldiğinin habercisi” ifadelerinin yer aldığı kısa bir mesaj yayınladı.

Çeviri içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gerçekten istediğiniz işi mi yapıyorsunuz?

‘HAYATINIZIN MERKEZİNDE, KİMSE PARA VERMESE DE YAPMAK İSTEYECEĞİNİZ BİR İŞ OLSUN’

Noam Chomsky, özel hayatına dair sorulara verdiği yanıtlarla sistemi sorgulamaya devam ediyor. Chomsky’e göre toplumsal yapılar insanların hayallerinin peşinden koşmasına izin vermediği için bireyler hayatlarında ne istediklerini bilmedikleri bir noktaya sürükleniyor

MICHAEL KASENBACHER
BirGün için çeviren: ONUR EREM

Dünyaca ünlü dilbilimci ve siyaset eleştirmeni Noam Chomsky ile kişisel hayatı üzerine bir röportaj yaptık. İş ve eğitime dair özgürlükçü bir çerçeve çizen Chomsky, yaratıcılık ve tatmin hissinin temelinde özgürlüğün yattığını söylüyor:

>> Bir insanın gerçekten isteyerek yapacağı iş nedir? Belki senin hayatından başlayabiliriz, hem dilbilimi hem siyaset üzerine çalışıyorsun. Bu tarz işleri seviyor musun?

Elimde daha fazla zaman olsa dil, felsefe, bilişsel bilim gibi entelektüel açıdan ilgimi çeken alanlarda daha çok çalışmak isterdim. Ancak hayatımın büyük bir kısmını siyasal aktivitelere ayırmam gerekiyor. Okumak, yazmak, örgütlemek, aktivizm vesaire. Siyasal aktivitelerim verdiğim emeğe değen gerekli bir şey olsa da entelektüel açıdan kamçılayıcı değil. Verileri bulmak, bilgileri bir araya getirip bir söylem üretmek zor olsa da entelektüel açıdan zorlayıcı değil. Yine de bunu yapıyorum, çünkü yapılması şart. Hayatın merkezinde olması gereken işler, uğraşlar, karşılığında para verilmese bile yapmak istediğiniz işler olmalı. Kendi ilgi alanlarınız, içsel ihtiyaçlarınız ve merak ettiğiniz şeylerden ortaya çıkar insanın gerçekten yapmak isteyeceği iş.

>> Filozof Frithjof Bergmann çoğu insanın hayatta gerçekten ne yapmak istediğini bilmediğini söyler. Bu durumu “arzunun yoksulluğu” olarak tanımlar. Çevremdeki arkadaşlarıma baktığımda bunun doğru olduğunu görüyorum. Sen yapmak istediğin işi her zaman biliyor muydun?

Benim hiçbir zaman böyle bir sorunum olmadı – her zaman yapmak istediğim çok şey vardı. Bu durumun ne kadar yaygın olduğunu bilmiyorum. Zanaatkarlığa bakalım mesela. Benim çok yetenekli olduğum bir konu olmasa da, bu işle uğraşanlar yaptıklarına bakıp gurur duyarlar veya “bir sorun varsa ben bunu çözebilirim” demenin tatminini yaşarlar. Fiziksel emek harcamak başlı başına tatmin edicidir. Tabi ki, eğer başınızda emir veren biri varsa, bu mesleği zorunluluktan yapıyorsanız aynı şeyler geçerli olmaz, ama kendi arzunuz ve ilginiz sonucunda bir iş yapıyorsanız bu heyecan verici, ilgi çekici ve tatmin edicidir. Bu yüzden insanlar sürekli bir şeyler yaparlar – bahçe hobisi mesela. Yorucu bir haftanın ardından haftasonu evinde oturan bir insanın bahçe hobisi varsa, bütün yorgunluğuna ve çocukların gürültüsüne rağmen bahçesinde bir şeyler yapar. Sonunda yaptığı şeye bakarak mutlu olur. Boş boş durup dinlenmek veya uyumak yerine bununla uğraşır.

Bu eski bir içgörüdür. Bu konu üzerine en ilgi çekici çalışmalara imza atan kişi olan Wilhelm von Humboldt, başkasının talebiyle güzel bir eser üreten bir zanaatkarın eserine hayranlık duyabileceğimizi ama kendisine duyamayacağımızı söyler: Çünkü zanaatkar, başkasının kontrolündeki bir araca dönüşmüştür. Ama ürettiği o güzel eseri kendi arzusuyla yapmışsa o zaman tatmin yaşayabilir. Okuldaki ödevler/sınavlar da böyledir. Yapmak zorunda olduğunuz için yaptığınızda 2 hafta sonra bütün bilgileri unutmuş olursunuz. Ama gerçekten merak ettiğiniz için, arzuyla yaparsanız hatalarınız olsa bile öğrendiğinizi unutmazsınız.

>> İnsanların yapmak istedikleri işi gerçekten bilebileceğini mi söylüyorsunuz?

John Dewey’i daha yakından tanımak için tıklayın

Evet, ama doğru şartlar altında. Örneğin çocuklar gerçekten meraklıdır, her şeyi bilmek, keşfetmek isterler ama bu istekleri çevre tarafından sürekli bastırılır. Disiplinli yapılara sokulurlar, çevrelerindeki her şey belli yerlerde belli şekillerde davranmaları için düzenlenir, içlerindeki alev vura vura söndürülür. Bu yüzden okul sıkıcıdır. Oysa okul eğlenceli de olabilir. Ben bunu 12 yaşıma kadar Deweyci bir okulda [Ç.N.: Filozof John Dewey’in önerdiği ‘ilerici’ okul anlayışı] eğitim alırken gördüm. Heyecan verici bir deneyimdi. Gitmek için can attığım bir yerdi. Notlandırma, sıralandırma yoktu. Dilediğimizi yapmak için serbest bırakıldığımız bir yerde değildi tabi, ama sadece yönlendiriliyorduk, çok karışılmıyordu. Bir yapı vardı, ama bu yapı bizi ilgimizi çeken alanlara yöneltmeye ve başkalarıyla birlikte çalışmaya teşvik etmeye yarayan bir yapıydı. Liseye gelene kadar iyi bir öğrenci olduğumu bile bilmiyordum. Tek bildiğim şey sınıftaki en küçük çocuk olduğumdu. Bir yıllık devamsızlığım bile sorun yaratmamıştı.

Lisede ise her şeyin sınavla ölçüldüğü akademik bir okuldaydım. Üniversiteye girebilmek için de sınavları geçmem gerekiyordu. Sınavlarda ikinci değil, her zaman birinci olmamız bekleniyordu. Sadece buna odaklandığımız, yıkıcı bir çevre yaratıyordu ve bu yüzden kimse gerçekten ne yapmak istediğini bilmiyordu. Bana da aynısı oldu, lisede bütün merakımı, ilgimi yitirdim. Üniversite kataloglarındaki ders açıklamalarına baktıkça heyecanlanırdım ama lisansa başladığımda üniversitenin ‘yetişkinler için lise’den başka bir şey olmadığını gördüm. İlk yılın sonunda bırakmaya karar vermiştim, tesadüf eseri devam ettim. Tanıştığım bir öğretim üyesi, kendi derslerini almamı tavsiye etti. Yüksek lisans dersleri olmasına rağmen aldım ve sonra da hep yüksek lisans dersleri almaya devam ettim. Bu nedenle resmi bir eğitimim gözükmüyor. İşte bu yüzden sadece MIT üniversitesinde ders verebiliyorum – başka yerde ders vermemi sağlayacak diplomalarım yok.

GENÇLERİN ENERJİLERİNİ YÖNLENDİRECEK ALANLARI YOK

Eğitim gerçekten merakı körüklemeli. Öbür türlü çocuklar kendilerine yabancılaşır. Torunlarım ve çevrelerindeki çocuklarda bunu görüyorum. Ne yapmak istediklerini bilmedikleri için esrar kullanıyor, içki içiyor, okulu asıyor ve asosyal davranışlar sergiliyorlar. Çünkü enerjileri var, heyecanları var ama bunları yönlendirecek bir şeyleri yok. Oyun konsepti bile değişti. Şu an yaşadığım yere eşimle birlikte, çocuklarımız dışarıda rahatça oynayabilsin diye taşınmıştık. Günümüzde dışarıda oynayan çocuk kalmadı, hepsi evde ekranlara bakıyor ya da dışarıda yetişkinler tarafından düzenlenen etkinliklere katılıyorlar. Spontane oyun kavramı önemli ölçüde yok oldu. Oysa yaratıcı içgüdülerimizin filizlendiği yerdir spontane oyunlar.

>> Toplumumuz, sadece eğitimle sınırlı kalmayan, insanları ne yapmak istediklerini bilmeyecekleri noktaya getiren bu yapılanmaya nasıl karşı çıkabilir?

İçinde yaşadığımız toplumsal yapı öyle bir hale geldi ki hayatlarımız fazlasıyla yapılandırılmış, düzenli, kontrol altında ve disiplinli bir hâl aldı. Bu nedenle yapmak istediğimiz şeyi seçme imkânımız olmuyor. ABD, dünyanın ilk kitlesel eğitim programını uygulayan ülkeydi, ama dönüp baktığımızda 19. yüzyıldaki bu eğitim hamlesinin bağımsız çiftçileri disiplinli fabrika işçilerine dönüştürmek için yapıldığını görüyoruz. Günümüzde dünyadaki eğitim sisteminin büyük bir kısmı hâlâ böyle.

1960’LARDA YAŞANAN ŞEY İNSANLARIN İSTEDİĞİNİ YAPMASIYDI

1960’larda olan şey de buna duyulan tepkiydi. Çok demokratik bulundu, çok fazla aktivizm vardı, genç insanlar yeni şeyler deniyor, deney yapıyordu. Yöneticiler buna “sorunlu dönem” diyor. Burada gördükleri “sorun” kadın hareketleri, hak arayışları, çevre bilinci ve baskıya karşı verilen mücadeleydi. İnsanların “kontrol edilebilir” olmaktan çıkması rahatsızlık yarattı. Onlara göre insanlar pasif ve hissiz olmalı, emredilenleri yapmaktan ötesini düşünmemeliydi. Liberallerden Lenin’e kadar bütün siyasi yelpazenin elit ideolojisidir bu: İnsanlar kendi başlarına bir şeyler yapabilmek için çok aptaldır, bu yüzden, onların iyiliği için onları kontrol etmemiz gerekir.

1960’larda halklar bu anlayışı yıktığı zaman yöneticiler demokrasiyi daha fazla kontrol ederek, insanların pasifliğe ve itaatkarlığa yönlendirilmesi için yeni yöntemler aradılar. Gençler istediklerinin peşinden koşuyordu ve kimse onları kontrol edemiyordu. Gençlerin tercihlerini kontrol edilebilir olmamasından, beyinlerinin yıkanmamasından endişelendiler. Ama en çok da gençlerin beynini yıkamakla görevli kurumların, yani okulların, üniversitelerin, kiliselerin görevlerini yeterince yapamadığını görmeleri onların bu kurumlar için endişelenmesine neden oldu.

SİSTEM GENÇLERİN BEYNİNİ YIKAMAK İÇİN VAR

O günden bugüne kadar yapılanlara bakarsanız, disiplini sağlamak için çok sayıda yöntem geliştirildiğini görürsünüz. Okul ücretleri ve harçları bunun en basit örneklerinden biri. Gençler o kadar borçlandırılıyor ki, mezun olduktan sonra bir işe girip borçlarını ödeyene kadar çalışmak zorunda kalıyorlar. Böylece istediklerini yapmaları engelleniyor. Yoksullara yardım eden bir avukat olmak isteseniz bile borcunuzu ödemek için büyük bir hukuk firmasında çalışmayı tercih etmek zorunda kalıyorsunuz. Uyuşturuculara karşı savaş da aynı amacı güdüyor. Uyuşturucuyla mücadele ederek disiplinli bir sistem yaratıyorlar. Böylece insanlar kontrolleri dahilinde kalıyor.

İnsanların kendi özgür iradelerini kullanabilmesi, sistem içinde ayrıcalıkları olan insanları korkutuyor. Eğitim sisteminde de bu böyle, işyerlerinde de.

‘Üretimin Güçleri’ adlı etkileyici kitabın yazarı olan David Noble, araştırmalarında ilginç bir şeyi ortaya çıkarmış: Üretim sürecinde kontrolün yetenekli bir işçide mi, yoksa yöneticilerde mi olması gerektiğine ilk defa karar verildiği dönemlerde, patronlar bunun yöneticilerin elinde olmasına karar vermişler. Üstelik daha az kârlı olmasına rağmen! Çünkü işçilerin kendi kendilerini yönettikleri bir ortam yaratılması, bir süre sonra işçilerin patronlarından kurtularak üretim araçlarına sahip olma taleplerini güçlendirecekti.

19. yüzyıl işçi sınıfı literatürüne baktığınızda çok fazla materyal bulabilirsiniz. ABD’de endüstri devriminin gerçekleştiği bu dönemde insanlar endüstriyel sisteme şiddetle karşı çıkıyor, bu sistemin özgürlüklerini, bağımsızlıklarını, haklarını ve kültürlerini ellerinden aldığını söylüyorlardı. Onlara göre üretim atölyeleri işçilere ait olmalı, işçiler kendilerine ait bir yerde çalışmalıydı. 19. yüzyılda, Marksizm’in olmadığı bu dönemde insanlar maaşla çalışmanın kölelikle eş olduğunu düşünüyordu – aralarındaki tek fark, maaşla çalışmanın geçici bir durum olmasıydı. Bu görüş o kadar yaygındı ki, Cumhuriyetçi Parti’nin sloganı olmuştu. Kuzeydeki işçiler de ABD İç Savaşı döneminde aynı düşünceye sahipti: Maaşlı kölelik, kölelik kadar kötüdür. İnsanların kafalarına vura vura bu düşünceleri yok ettiler. Yine de, bu düşüncenin temelleri o kadar derinde ki herhangi bir anda tekrardan ortaya çıkması zor olmaz.

>> Günlük çalışma rutinin nasıl? Bu kadar çok çalışmayı nasıl başarıyorsun?

Birkaç yıl önce eşim öldüğünden beri çalışmaktan başka hiçbir şey yapmadım. Arada bir çocuklarımı görüyorum sadece. Eşim ölmeden önce de çok çalışırdım, ama özel hayatım da vardı. O günler artık geride kaldı.

>> Kaç saat uyuyorsun?

Vakit bulabilirsem günde 6-7 saat uyumaya çalışıyorum. Gün boyunca deli gibi oradan oraya koşturuyorum, çok sayıda görüşmeye katılmam, insanlarla buluşmam gerekiyor. Araya giren böyle şeyler yüzünden tamamen işime odaklanacağım zaman bulmakta güçlük çekiyorum. Neredeyse hiç boş vaktim olmuyor – en son ne zaman sinemaya ya da bir akşam yemeğine çıktığımı hatırlamıyorum bile. Durumumun sağlıklı bir varoluş biçimi olduğunu söyleyemeyeceğim.

Çeviri, Söyleşi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum